‘Etek boyu fişleme’nin ardından akıl almaz bir uygulama daha. Açığa alınan Balyoz sanığı 3 generalden Halil Helvacıoğlu’nun hasta ziyaretine gittiği subayın eşini fişleyip ordudan attırdığı iddia edildi. Eski binbaşı fişlemeyi anlattı:Balyoz sanığı Tümgeneral Helvacıoğlu, subay evlerini ziyaret ederek bizzat rapor tutmuş. YAŞ kararıyla atılan Binbaşı Şahin, “Benim evime hasta çocuğumu ziyaret etme bahanesiyle geldi ancak eşimi fişlemiş” dedi. Okumaya devam et »
‘Etek boyu fişleme’nin ardından akıl almaz bir uygulama daha. Açığa alınan Balyoz sanığı 3 generalden Halil Helvacıoğlu’nun hasta ziyaretine gittiği subayın eşini fişleyip ordudan attırdığı iddia edildi. Eski binbaşı fişlemeyi anlattı:Balyoz sanığı Tümgeneral Helvacıoğlu, subay evlerini ziyaret ederek bizzat rapor tutmuş. YAŞ kararıyla atılan Binbaşı Şahin, “Benim evime hasta çocuğumu ziyaret etme bahanesiyle geldi ancak eşimi fişlemiş” dedi. Okumaya devam et »
Ayşe Tufan, evlendiğinde Bayram Subaşı üsteğmen idi. Ordunun en başarılı isimleri arasında gösteriliyordu. NATO’ya görevli olarak defalarca gönderildi. Sonra sicili başarılarla dolu Bayram Subaşı, birileri için tehlikeli olarak gösterilmeye başlandı. Gösterilen tek sebep eşinin başörtülü olması idi. Bir dönem, Ayşe Subaşı için “eşini yurt dışında temsil edebilir” denilerek verilen sicil, başındaki örtü dolayisiyle bu kez ayağına bağ olarak gösterildi.
Sorun bununla da sınırlı kalmadı. komutan Ayşe Tufan Subaşı’ndan başını açmasını aksi takdirde ordudan atılmak durumunda kalacağını söyledi. İşte silahlı Ergenekon sanıklarına ağıt düzenlere ithaf olunacak yürek sızlatan bir mektup.
“Saygıdeğer Türk Milleti
Türkiye’de şu anda gelişen olaylarla gerçekleşen demokrasiye inanarak ve bir asker eşi olarak yıllarca kutsal peygamber ocağına küçük yaşlardan beri hayatını; vatanına, milletine adamış bir subayın eşi olarak askeriyede geçirdiğimiz yıllarda yaşamış olduğumuz sıkıntı ve üzüntüleri sizlerle paylaşmak istedim.
1986 yılında üsteğmen olan eşimle evlendiğimde her şey normaldi. İçkili gecelere katılmamız konusunda yapılan ısrarları saymazsak sıkıntı oluşturacak büyük problemler yaşamıyorduk. Orduevlerine girebiliyor, Askeri hastane imkanlarından başörtülü olarak yararlanabiliyorduk.
İki çocuğumu da GATA Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nde dünyaya getirdim. Fakat 1994 yılında atamalar için personel eşlerinin ve çocuklarının fotoğraflarının toplanmasıyla başlayan bir bunalım sürecine girdik.
Başörtülü eşi olan subay ve astsubaylar bu şekilde resmen tespit edilmiş oluyordu. Bunu takip eden dönemde ziyaretimize gelen başörtülü yakınlarımız ve misafirlerimiz lojman nizamiyerlerinde sorunlarla karşılaşmaya başladılar. Daha sonra orduevlerine başörtülü olarak girmemize izin verilmedi.
TEDAVİ İÇİN HASTANEYE ALMADILAR
Sonrasında hastanelere girmemize izin verilmedi. Bir arkadaşımın Çorlu Askeri Hastanesi’nin kapısından gözyaşları içinde dönüp olayı bana anlatması beni çok üzmüştü.
Bu olayların öncesinde komutan eşleriyle diyaloglarımız çok iyiydi. Fakat kafalarında kalıplaşmış bir başörtülü kadın imajı vardı. “Anneannem veya babaannem de başörtülü ama nasıl olurda senin gibi genç bir hanım bu kıyafette olabilir anlayamıyoruz” diyorlardı.
Çünkü onlara göre başörtülü bir kadın kültürsüz, eğitimsiz, cahil kadındı. Öyle şartlanmışlardı.
İhraç edilmemize yakın bir zamanda komutanımızın eşi başörtümü çıkarmam konusunda ikna etmek düşüncesiyle telefonla arayıp konuşma isteğini belirtti.
Komutanınızın eşiyle görüştüğümde kulaklarımdan hiç silinmeyen sözleriyle şaşırıp kaldım:
“Nasıl olurda senin gibi kültürlü, eğitimli, toplumda eşini temsil edebilecek bir bayan örtülü olabilir Ayşeciğim? Ben sizi seviyorum ve bu meslekte kalmanızı istiyorum.”
Başörtünüzü çıkarmadığınız takdirde bu diyardan gideceğimizi söyledi.
Cevabım “Ben özgür bir bireyim. Başımı eşim örttürmedi. Ne eşim ne de başka bir şey için başımı asla açmayacağım.,Açtığım takdirde inancıma ve kendime saygımın sona ereceğini, bunu da kabullenebilecek bir yapıya sahip olmadığımı söylediğimde içim çok rahattı.
Meslekten ayrılacağımızı da bilsem değil mi ki Allah için, inancım için başörtümden vazgeçmemiştim. Çünkü Yaradanın doğrularla birlikte olduğu inancındaydım. Bu dünyada örtüm, inancım için bir çok imkanlardan mahrum kaldım.
SİCİLLERİ DE HAYATLARI DA KARARTILDI
Yapmak isteyip de yapamadığım şeylerin sıkıntılarını derinden yaşamanın zorluklarını çektim ama biliyorum ki bunun mükafatını baki olan ahiret hayatında alacağım. Bunun içinde vicdanen çok rahat ve huzurluyum. Ahireti, mahşer gününü bekliyorum. Biliyorum ki mazlumların ahı yerde kalmayacak.
Eşimin görev yerleri büyük karargahlarda geçiyordu. 1.nci Ordu, 2nci Ordu gibi. Birçok zorluklara beraber katlandık. Kutsal ve şerefli görevlerin ağırlığı, sorumluluğu ailece hepimizin omuzlarındaydı.
Ne oldu da bizler bu sorumluluğun bilincine vakıfken, ordumuzun her türlü menfaatini her şeyin üstünde tutarken bir ayrımcılığa maruz kalarak yıllarca vatana hizmet etmiş, temiz vatan evlatlarını ordudan ihraç edilerek sicilleri de hayatları da karartıldı. Oysa eşim, orduda komutanları tarafından dürüstlüğü ve çalışkanlığıyla takdir gören bir Binbaşıydı.
Yurtdışında NATO tatbikatlarına katılmış, vatanı aşkına zor olmasına rağmen bizlerin hasretine katlanıp çocuklarını gözyaşları içerisinde bırakarak, vatanını müdafaa için Tunceli’ye de gitmiştir.
Senelerce her sıkıntıya göğüs gerip sonunda bu vatanın üvey evlatları gibi muamele görmeyi, hak edilenlerle mükafatlandırılmak yerine, hak edilmeyenlerle cezalandırmayı hangi vicdan, hangi yürek, nasıl kabul eder?
ÖNCE “EŞİNİ TEMSİL EDEBİLİR” DENİLDİM, SONRA EŞİMİN İHRACINA GEREKÇE OLDUM
Binlerce insanın yargısız infaza maruz kalmasını hangi yürekler kabullenebiliyor? Oysa ihraç edilen askerlerimizin bir çoğunun sicilleri takdir belgeleriyle dolu.
Sorarım size ey paşalar, bu insanların suçları eşlerinin örtülü olmaları mı, namaz kılmaları mı, inançları gereği Kur-an’ı Kerimi ve tefsirlerini okumaları mı? Bizler de tüm halkımız da biliyoruz ki inanan, İslam’ın şartlarını yerine getiren insanlardan ne orduya, ne millete zarar gelmez.
Böyle insanlar neden ordumuza hizmet etmesinler? Neden engellesinler? Şu cennet misal ülkemizde çözmemiz gereken bir çok sorunlar varken neden bizler birbirimizi incitip acıtıyoruz?
Siyasetçilerimize soruyorum, paşalarımıza soruyorum, neden neden?
Yapılan bu ayrımcılık yüzünden mesleğinden ihraç edildiği için canına kıyan sağlığı bozulan askerlerin hesabını kim verecek?
Vicdanınız hiç mi rahatsız olmadı?
Bizler bu vatanın evlatlarıyız, düşmanları değil. Hepimiz bu ülkede kardeşiz.
Tek yürek olmak neden bu kadar zor anlayamıyorum. Şimdi soruyorum, ordudan ihraç edilen eşimin yurtdışı görevi için komutanların hazırlamış olduğu nitelik belgelerinde “eşini yurtdışında temsil edebilir” denilen ben, nasıl oluyor da eşimin ihraç edilmesine de sebep oluyorum?
Yorumu saygıdeğer Türk halkına bırakıyorum.
Yüreği acıyan, kanayan başörtülü kardeşiniz Ayşe Tufan Subaşı.
Kaynak: Haber 7
Birçoğunuzun malumu olduğu üzere 25 Şubat 2009’da bir THY uçağı, Amsterdam’a inerken yere çakılmıştı. Bu kazada 9 kişi hayatını kaybetti. Birçok yolcu yaralandı. Ağır yaralılar vardı. En ağır yaralı olansa oğlum Cüneyd Er’di. Cüneydimiz 78 gün yoğun bakımda kaldı. Tedavinin yapıldığı AMC hastanesindeki bir toplantıda Hollanda şartlarının yetmediğinden rehabilitasyon için memleket aranacağı bize tebliğ edildi…
O sırada ziyaretimize Türkiye’den fizik tedavi profesörü arkadaşlarımız da gelmişti. Keyfiyete muttali oldular. Türkiye’ye dönünce bu yönde araştırmalar yapmışlar. Onlardan değerli bir arkadaşım telefon açtı. Aramızda şöyle bir görüşme olmuştu:
-Rahim Beyim, GATA komutanı arkadaşımdır. Kendisiyle konuştum…
-Ama eşimin başı örtülü, baldızımın başı örtülü, bazı ziyaretçi hanımlar örtülü oluyor. AMC sevk yapar mı bilmiyorum, kabul edelim ki yaptı. Örtüden dolayı problem çıkınca üzüntü içinde üzüntüler yaşarız.
Konuştuğumuz bu sözleri, o dehşet dolu günlerde unuttum. Ancak arkadaşım bir süre sonra tekrar aradı. Öyle bir talebimiz olmadığı halde Hoca, arkadaşı olan GATA komutanıyla tekrar konuşmuş. Söyleneni bize aynen nakletti:
-Klasik örtülülerse olur…
Başımdan tonlarca kaynar su döküldü. En galiz küfür, o komutanın sözü kadar zoruma giderdi. Bizimkiler klasik örtülüydü ama gelen ziyaretçileri nasıl teftiş edecektik?
Hocaya teşekkür ettim.
Vedalaştık.
Önce komutanı arayıp gerekeni söylemek istedim. Sonra İlker Başbuğ aklıma geldi. Bir gün nasılsa Genelkurmay’ın resepsiyonlarından birinde karşılaşırız diye düşündüm. O zaman vak’ayı naklettikten sonra “İşte TSK’ya düşman kazandıran anlayış” derim, dedim. Bir iki yazımda buna ima yoluyla temas etmiştim.
Şimdi ise olduğu gibi yazmak için vesilesi doğdu…
Doktor, önüne gelen hastaya bakmakla mükelleftir.
Hastanın dinlisi-dinsizi, sarhoşu, zahidi, zencisi, sarısı, beyazı olmaz. Bunlar onun meselesi değildir. Osman Durmuş’un meclisteki lüzumsuzluğu bu acıyı bize bir kere daha yaşattı…
Adı geçen politikacı, 1997’de Emine Erdoğan’ın ziyaretçi olarak GATA’ya alınmaması üzerine işin içine Peygamberliği de katarak aklı sıra Tayyip Erdoğan’la alay ediyor. Ortaya konan seviye ibretliktir.
GATA’yı düşünmemekle ne kadar haklıymışız…
Başımız derde girermiş.
Diyeceğim şudur…
TSK’ya ziyan vermek için GATA komutanının, MHP’ye kaybettirmek için de Osman Durmuş’un zihniyeti kâfidir. Kimse düşmanı dışarıda aramasın.
Rahim Er – Türkiye
rahim.er@tg.com.tr
Türkiye 300 milyar doları nereye harcadı ?
300 MİLYAR DOLAR KİMİN CEBİNE GİTTİ?
Başbakan Erdoğan hele şükür “terörün” (ki “kısmi iç savaş” da denebilir) ekonomik boyutuna da değindi. Şöyle diyordu dün Konya’da:
“Terörden kim kazandı? Türk mü kazandı, Kürt mü, Alevi mi, Sünni mi?Kim kazandı? Doğu mu, Batı mı kazandı, kim kazandı? “Kimin kazandığını ben sizlere söyleyeyim: Silah satan, mayın satan kazandı, uyuşturucu pazarlayan kazandı. Gençlerin kanıyla beslenenler kazandı, şehitleri, dağa çıkanları istismar edenler kazandı.”
“Bakın 300 milyar dolar kaynağımız terör yüzünden heba oldu. Bu sorun zamanında çözülebilseydi bu imkânlarla Türkiye neleri başarabilirdi? Bu kaynaklarla ne kadar yol, okul, baraj yapılabilirdi?”
Bu konuşma için ‘hele şükür’ diyorum, çünkü sadece ‘anneler ağlamasın’ söylemiyle açılıma yeteri kadar meşruiyet sağlayamazsınız.
Siyasi propagandada elbette duygulara hitap etmek çok önemlidir. Ancak cüzdanlar da yabana atılmamalı.
Şimdiye dek terör piyasasından çıkar sağladıkları için, bundan sonra da kanlı piyasanın devam etmesini isteyenlerin maskesini düşürmek gerekir.
Bu piyasanın işleyiş biçimini anlatmaya çalışırken balon örneğini vermeyi çok severim.
İki yıl önce yazmıştım:
“Doğu ve Güneydoğu sınırında gözetleme yapmak için Türkiye zeplin satın alıyor. Radarından lazerine çeşitli izleme araçlarıyla donatılacak bu özel balonların tanesi 50 milyon dolar. İşletme gideri ise saatte 300 dolar.
Düşünsenize… Birileri bundan komisyon alacak… Birileri kullanacak… Birileri lojistiğini sağlayacak…
Balonun çevresinde bir ekonomik alan oluşacak.
Amaç ne? PKK’lıları izlemek. Peki, PKK olmazsa ne olur? Eyvah, gitti bizim ‘ekonomi’! PKK olmalı ki o ‘ekonomi’ çalışsın.” (Sabah, 13 Mart 2007)
Lafı bir çağrıyla bağlayalım:
Devletin kayıt tutma geleneği güçlüdür. Başbakan Erdoğan terör ekonomisinin bir dökümünü yaptırsa ne iyi olur:
25 yılda kimlere, kaç para ödendi?
Cefakâr vatandaş, “Ülkem için feda olsun” der ama paraların belli odaklara gittiği anlaşılırsa, seyredin gümbürtüyü!
GK Başkanı’nın tuhaf mantığı
Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ dün yine had bildirmeye çalıştı. Bakın ne demiş:
“Terör olaylarını, TSK ile ilişkilendirmeyi, PKK destekleyicileri ve PKK sempatizanları yapabilir. Ancak böyle ilişkilendirmeleri, bu amaca yönelik imalı konuşmaları siyasiler, akademisyenler ve medya mensupları yapamaz, yapmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti hukuk devletidir. Her şey, yasalara uygun olarak yürütülür. Ciddi hukuk devletinde imalı konuşmalara, dedikodulara yer yoktur.”
O halde soralım:
Şemdinli’deki Umut Kitapevi’ne bomba konulması neydi? Bombacılardan biri için dönemin KKK Org. Yaşar Büyükanıt’ın “Tanırım iyi çocuktur” demesi neydi? Olaya bakan Van Savcısı’nın doğduğuna pişman edilmesi neydi?
Başbuğ’un, “TSK’nin gömülü silahı yoktur” ve “Bu silahlar ordunun değil” açıklamalarının ardından topraktan çıkan ve TSK malı silahlar neydi?
Eylem Planları neydi?
Başbuğ’un mantığına göre bu olaylar hukuk devletine uygun. Onun mantığına katılmayanlar da PKK sempatizanı. Mantıkla mıntıka karışmış galiba.
Kaynak: Zaman

