
Militarist milliyetçilik ile siyasal İslam arasındaki erk kavgası damgasını vuracak önümüzdeki referanduma. Aslında demokratik bir anayasa için önemli bir şans doğmuştu. Aynı 2007 yılında olduğu gibi, bu kez de bu şans kaçırılıyor. Bay Erdoğan itiraf etmeli ki, bu işi eline yüzüne bulaştırdı. Daha Meclis oylamasında, asıl önemsediği, siyasal partilerin kapatılmasına ilişkin maddeyi Meclis’ten geçiremedi. Daha sonra defanstaki militarist milliyetçiliğin tuzağına düşerek, Okumaya devam et »
Kürt Diasporası
“Atalarımın mezarı Kürdistan’da, babamınki Azerbaycan’da, iki kardeşim Ermenistan’da gömülmüş, tek kız kardeşim sürgün vaktinde trende ölmüş, cenazesini askerler aldı götürdü, hangi memleket olduğunu bile bilmiyoruz, annem Kırgızistan’da vefat etti, oğlum Rusya’da öldü; orada toprağa verdiler, biz kendimiz de burada Kırgızistan’ da. Bu yaşıma kadar kimsenin mezarını ziyaret edemedim. Bu zulüm değil de nedir?” (Diasporadaki bir Kürt)
Hz. Nuh (a.s)’ın gemisinin yeryüzüne oturduğu yer olan Mezopotamya, insanlığa ve medeniyetlere kucak açmış bir coğrafyadır. İnsanlık, ikinci defa buradan dünyanın dört bir yanına dağılmıştır. Mezopotamya’da yaşayan halklar, tarih boyunca insanlığa medeniyeti, yenilikleri ve bir çok gelişmeyi kazandırmıştır. Bugün bu coğrafyada yaşayan halklar içerisinde de en kadim olanı ise Mezopotamya’nın yerli halkı olan Kürtler’dir. İnsanlığa bir çok anlamda katkı sunan ve hizmet eden Mezopotamya’nın kadim halkının evlatları olan Kürtler’e, bugün sahip oldukları topraklarda huzur ve güven içerisinde, özgürce yaşamaları çok görülmekte ve buna engel olunmaktadır.
Bu gün Kürt halkının yaşadığı ve Mezopotamya’yı da kapsayan Kürdistan coğrafyası, emperyalist, işgalci güçler tarafından beş parçaya bölünerek paylaşılmıştır. Kürdistan’ı paylaşıp talan etmekle yetinmeyen bu insanlık düşmanı işgalciler, Kürt halkını da alınansatılan bir meta gibi görüp kendi aralarında paylaşmışlardır. Kürdistan’ı işgal ve ilhak eden güçler, Kürtler’in Kürt değil de kendi milliyetlerinden olduklarını on yıllar boyu ısrarlı bir şekilde bir politika olarak dillendirmişlerdir. Çoğu zaman da bunu yönetimlerinin resmi ideolojileriyle destekleyen (sözde!) bilim-araştırma kurumlarıyla ispatlamanın yollarına başvurmuşlardır. Bu güçler, Kürt halkının inkarı, imhası ve asimilasyonu için ise sistematik ve koordinasyonlu çalışmalar yürütmüşlerdir. Bu politikalarını gerçekleştirmek için de en acımasız yöntem ve planlarını vahşice uygulamaktan geri kalmamışlardır.
Uygulanan insanlık dışı bu politikalar sonucu Kürtler, bugün dünyada benzeri görülmemiş bir zulüm ve haksızlığa maruz kalmıştır. Ortadoğu’nun orta yerinde, en stratejik noktasında, bütün devletlerin üzerinde hesaplar yaptığı, ülkesinin beş parçaya bölündüğü, 50 milyonluk nüfusa sahip olmasına rağmen vatanı ve özgürlüğü gasp edilmiş bir Kürt Halk gerçekliği vardır.
Yine bu insanlık dışı politika ve uygulamalar sonucu bu gün vatanlarından, yaşadıkları bölgelerden, şehirlerinden, köylerinden, mezralarından, akraba ve ailelerinden koparılarak yabancısı oldukları, ömürlerinde hiç görmedikleri ve görmeyi dahi hayal edemedikleri yerlere, uzaklara, ötelere yerleşmek zorunda bırakılan bir Kürt Halk gerçekliği vardır. Evet sürgünler, katliamlar, zindanlar, işkenceler, zulümler, yoksulluk ve sahipsizlik mazlum Kürt Halkı’nın sanki kaderi haline getirilmeye çalışılmıştır.
Bugün Kürdistan’ı beş parçaya bölerek paylaşan zalim yönetimlerin uyguladıkları vahşi yöntem ve politikalar sonucu, vatanlarını terk etmek zorunda kalan/bırakılan Kürt Halkı, Avustralya’dan tutun İskandinavya’ya, Amerika’dan tutun Orta Asya’nın en ücra bozkırlarına kadar dünyanın dört bir yanına dağılarak eşine rastlanılmamış bir diaspora yaşamıştır.
Yunanca ‘dia; öte, üzeri’ ve ‘speiro; yerleşmek, yerleştirilmek’ sözlerinden türeyen “diaspora” kelimesi değişik etnik birimlerin zorla veya gönüllü biçimde dünyaya dağılımını ifadelendirmek için kullanılmaktadır.
Sözlük tanımına baktığımızda ‘zorla veya gönüllü’ ifadeleri dikkatimizi çekmektedir. Kürt halkının yaşadığı diasporaların hiçbir gönüllü yönü yoktur. Hiçbir insan ve topluluk sahip olduğu coğrafyasını, vatanını, zenginliklerini ve özgürlüğünü bırakarak başka güçlerin etkisi altına girip esareti, köleliği ve onursuzluğu yaşamak istemez. Bu durum, elbetteki Kürt Halkı için de geçerlidir. İnsanlık tarihine baktığımız zaman diasporaların en ağır ve en acımasız boyutlarını Kürt halkının yaşadığını görmekteyiz.
Kürt Halkı’nın bugün kendi vatanını terk etmesinin ve dünyanın dört bir yanına dağılmasının en önemli sebebi, elbetteki Kürdistan’ı beş parçaya bölen işgalci güçlerdir ve onların Kürt Halkına dayattıkları onursuz politikalardır.
Genel olarak diasporaları incelendiğimizde neden olarak karşımıza üç temel sorun ve bu temel sorunlardan kaynaklanan bir çok özel nedenlerin olduğunu görmekteyiz. Bu sorunların başında gelen ve bizce diğer sorunları da etkileyen temel faktör SİYASİ nedenlerdir. Sonrasında ise EKONOMİK ve SOSYAL nedenler gelmektedir. Özünde siyasi nedenler, direkt veya dolaylı olarak ekonomik ve sosyal nedenleri de beraberinde beslemektedir.
Bugün itibariyle Kürt Halkı özeline baktığımızda da diasporaların temel nedenlerini yukarıda ifade ettiğimiz faktörler oluşturmaktadır. Kürt diasporaların siyasi nedenlerinin temeli, haklı ve vazgeçilmez istemleri olan; bağımsızlık ve özgürlüktür. Kürt Halkı’nın bu haklı istemleri; işgalcilerin menfaat, siyaset, politika ve çıkarlarına ters düştüğü için kabul edilmemiştir. Kürt Halkı’nın haklı istemlerini kabullenmeyen bölgesel işgalci güçler ve uluslar arası emperyal güçler, bu halka karşı imha ve asimilasyon politikalarını karşılıklı kabullerle sistemli bir şekilde uygulamışlardır. Bu politikalar sonucu Kürt Halkı, iki seçenekle karşı karşıya bırakılmıştır; ya kendisini ve halkını inkar ederek ihanetçi bir çizgide yaşayacak ya da ölüm ve sürgünlerle karşılaşacak!
Bu iki seçenekle karşı karşıya bırakılan Kürt Halkı, onursuz ve tamamen ihanetçi bir yaşamdan ziyade, onurlu ve izzetli bir duruş sergileyerek ne pahasına olursa olsun direnişi ve özgürlük mücadelesini tercih etmiştir.
Oluşan Kürt diasporasının ekonomik nedenlerine baktığımızda; siyasi nedenlerden dolayı Kürt halkı, ülkesini işgal ve ilhak eden güçler tarafından bilinçli bir şekilde yoksul bırakılmakta ve ekonomik anlamda kalkınmasının önü bilinçli olarak alınmaktadır. Kürdistan, sahip olduğu doğal zenginliklerle bu gün dünyanın en zengin coğrafyalarından biri olmasına rağmen, Kürt Halkı dünyanın en fakir halkları arasında yer almaktadır.
Bugün Kürt halkı, bilinçli politikalar sonucu yoksulluk ve işsizlikle karşı karşıya bırakılarak göç etmeye zorlanmaktadır. Vatanlarını terk ederek uzaklara/ötelere gitmek zorunda kalan Kürt Halkı’nı bekleyen asıl sorun ise, gittikleri coğrafyalarda ve yaşayacakları toplumlarda kendilerine hep “ötekiler” gözüyle bakılmak olacaktı.
Diasporaların sosyal nedenlerine baktığımızda karşımıza çıkan ilk sorun; o halkın kimliğinin(milliyetinin), dilinin, tarihinin, kültürünün, inancının, gelenek ve göreneklerinin yaşanmasına engel olunması ve inkâr edilmesidir. Yaşadıkları toplum ve sahip oldukları coğrafyalarında, hakları gasp edilen halklar sosyal hayatlarını güvenceye almak ve devam ettirmek için diasporaya mecbur kalmışlardır/ bırakılmışlardır. Kürt Halkı gideceği yerlerde ne ile karşılaşacağından habersiz bir şekilde umuda yolculuğuna(!) devam etmiştir. Tabi ki karşılaştıkları durum, başkalaşmadan başka bir şey olmamıştır. “Varlığını, dilini, tarihini, inancını, kimliğini, kültürünü inkâr edeceksin, kendin “sen” olmaktan çıkacaksın ve “ben” olacaksın… Ancak bu şekilde benimle birlikte yaşama hakkına sahip olursun…” Umut yolculuğunun(!) sonunda Kürt Halkı’nı bekleyen akıbet buydu.
Kürt diasporalarını daha detaylı sunmaya çalışacağız. Bu paralelde de öncelikle Kafkasya Kürdistanı’ndan başlamak istiyoruz. Kürdistan tarihine baktığımızda, bazı Kürtler’in de özellikle göz ardı ettikleri, Kürdistan’ın bu beşinci parçası olan Kafkasya Kürdistan’ı, SSCB’nin de kurulmasıyla birlikte uygulanan işgalci, faşist ve emperyal politikalar sonucu tam bir kapalı kutu haline getirildi. Burada yaşayan halkımızın; en başta kendi akrabalarından, komşularından ve de dünyadan yalıtılmasıyla başlayan ve daha sonra dayatılan zorluklar, sıkıntılar, sorunlar, işgaller, işkenceler, sürgünler ve katliamlarla devam eden bir politikaya maruz bırakıldıklarını görüyoruz.
Bugün Kürdistan’ın bu beşinci parçası, çoğunluklu olarak Azerbaycan tarafından ve genel olarak da Ermenistan, Nahçıvan ve Gürcistan tarafından bölünerek paylaşılmıştır. Bu paylaşılmışlığı daha iyi anlamak için Kürt-Rus ilişkilerinin tarihi arka planına bakmak gerekir.
Kürt-Rus İlişkileri
Kürtler, yüzyıllardan beri Aşağı Kafkasya’nın yerleşik sakinleriydiler. Kuzey Kürdistan’ın Van, Ardahan, Iğdır yörelerinden başlayıp Kuzey Azerbaycan’a bağlı Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nden uzanarak Ermenistan Cumhuriyeti’nin Derelez, Vedi ve Sisyan bölgelerini de kapsayarak Kızıl Kürdistan’a, oradan da tarihi Şeddadi Kürt Devleti’nin başkenti Gence’ye dayanan araziler Kürtler’in yoğun olarak yaşadığı bir Kürt bölgesi niteliğini taşımaktaydı.
19. yy.’ın sonu 20. yy.’ın başlarındaki Rusya-İran ve Rusya-Osmanlı savaşlarında ve yerel isyanlar sonucunda Osmanlı ve İran’a bağlı olan Kürdistan topraklarında on binlerce Kürd’ün Rusya Hükümranlığı altındaki Kafkasya topraklarına mütemadi göçleri baş gösterdi.
1917 Ekim Devrimi, Kürtler’i, Rusya’yı, daha çok tanımaya ve bilmeye heveslendirdi.
Aslında Kürtler son yüz elli yıldan itibaren, siyasi açıdan, Rusya ile olan ilişkilerinde her zaman olumlu yaklaşım sergilemişlerdir. Rusya’nın Kürt politikası ise her zaman için kullanma mantığının ötesine geçmemiştir. Stratejik bir politikaya dönüşmemiştir. Bu iki taraf arasındaki ilişkiyi Kürdistan Kurtuluş Önderlerinden Mela Mustafa Barzani’nin Moskova’da ifade ettiği gibi “Kürtler; Fars, Irak, Türk ve İngilizler’e karşı başlattıkları seksen isyanın altmışında Rusya’ya yardım için başvuruda bulunmuş ve bir kaide olarak bu desteği alamamıştır.”
Rusya’nın, Kürdistan eksenli Ortadoğu politikaları her zaman için önemini korumuştur. Bu nedenlerden dolayı Kürtler’le olan ilişkilerini de bu temelde hep dengede tutmaya çalışmaktadır. Siyasi varlığını açık veya gizli olarak her zaman hissettirmeye çalışmıştır.
Diasporaları daha iyi anlamak için, Kızıl Kürdistan’ı, kuruluşundaki özel nedenleri ve yıkılış nedenlerini de bilmek gerekiyor.
SSCB’nin kurduğu Kızıl Kürdistan, Kafkasya Kürdistanı’nın tamamını kapsamamakla birlikte, Ermenistan ve Azerbaycan’ın aralarında anlaşamadıkları Dağlık Karabağ bölgesinde, sınırlı ve stratejik bir alanı kapsamakta idi.
Yakın tarihe kadar Kızıl Kürdistan olarak anılan bölge; 10. ve 13. yy. arasında Şeddadi Kürd Devleti sınırları içerisinde kalmıştır. 1822 yılında Rus egemenliğine giren bölge, 20 yy. başlarında Kafkas halklarının yoğunluklu yaşadıkları bölgelerin kendi isimleri ile anılmaya başlanmasıyla beraber Kürdistan olarak anılmıştır.
SSCB, 1923 yılında Kızıl Kürdistan Otonomi Bölgesini kurdu. Ve yine yukarıda ifade edilen çıkar ve menfaat politikaları gereği 1929’da tekrar dağıtıldı. Kızıl Kürdistan otonomisinin kurulması; bölgesel, tarihi ve siyasi gerçekler dikkate alınarak Moskova tarafından düşünülmüştü. Evet Kızıl Kürdistan’ın varlığı, SSCB’ye sadece 6 yıl yaradı.
Kızıl Kürdistan Otonomi Bölgesi’nin yıkılmasından sonra buradaki Kürtler’i bekleyen imha, inkâr, katliam ve sürgünlerin başlama sinyalleri, Kürtler’e yönelik politikalarda kendini hissettiriyordu. Bu süreçten sonra Kürdistan tarihinde hiç unutulmayacak kadar derin izler bırakan ve sistematik bir şekilde işleyecek olan diasporalar başlayacaktı. Bu diasporaların ilki, 1937’de yaşanmıştır;
1937 SÜRGÜNÜ: 1937 yılında bütün SSCB çapında yüz binlerce aydın, ileri görüşlü insan, “halk düşmanı” ismiyle damgalanarak hapse atılmış, Sibirya’ya sürgün edilmiş ve kurşuna dizilmiştir. Ancak 1937 kasırgasında, birçok diğer uluslar gibi Kürtler’in payına düşen hak ise topluluklar halinde diasporalara maruz kalmaktı.
“1937 yılının sonbaharında bugünkü Ermenistan ile Türkiye’ye sınır olan boylarında ve Nahçıvan’daki onlarca Kürt yerleşim birimi bu bölgeye daha önce yerleştirilmiş olan askeri birliklerce kuşatıldı. Tüm erkekler tutuklandı, kadınlara ve yaşlılara uzun yolculuğa hazırlık yapmaları için çok kısa bir süre tanındı. Bundan sonra insanlar için yük arabaları ile Orta Asya ve Kazakistan’ın bozkırlarına doğru ölüm yolculuğu da başlamış oldu.” (Aziz Ziyo Aliyev, Kazakistan Kürtleri; s.,92)
Kürtler’in sürülmesi planı, 7 Temmuz 1937 tarihli bir kararla hayata geçti. Bu kararda Ermenistan ve Azerbaycan sınır boylarında yaşayan onbinlerce Kürd’ün Kazakistan ve Özbekistan’a sürülmeleri öngörülmüştü. Kasım ayında Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan’a onbinlerce yaşlı, kadın ve çocuk sürgün edilmiştir. Bu konuda incelemeler yürütmüş olan Akademisyen Knyaz Mirzoyev; “1937 yılının son baharında Kafkasya’dan Kazakistan’a 2000 Kürt ailesinin sürüldüğünü” yazmıştır. (K.İ. Mirzoyev, Küçük Kürt Ansiklopedisi; s., 53)
1944 SÜRGÜNÜ: Kafkasya’dan Orta Asya ve Kazakistan’a ikinci Kürt sürgünü 1944′ de gerçekleşir. Yine Kasım ayında, sonbaharda başlayan 1944 sürgünün senaryosu 1937′dekinin aynısı, ama koşullar daha da ağırdır. Bu defada gecenin geç saatlerinde askerler aniden Kürt köylerini kuşatır. Toparlanmaları için 3 saat zaman tanınır. Her aileye sadece 1000 kg. ağırlığında eşya götürmek için izin verilir.
1944 sürgünün talimatını bizzat Stalin vermiştir. Bu sürgünle beraber yaklaşık 40 bin civarında Kürt’ün göç ettirildiği tahmin edilmektedir. Kürtler Kazakistan’ın 14 eyaletine, 110′dan fazla yerleşim birimine, birbirlerine km.’lerce uzaklıktaki köylere dağıtılmıştır.
Her köyde de en fazla 10 aile yerleştirilmiştir. Bu durum Özbekistan’a ve Kırgızistan’a sürgün edilen Kürtler için de aynıdır. Bu sürgünlerden sonra Kürtler’in başka köylere yerleştirilmiş akrabalarını ziyaret etmeleri bile yasaklanmıştır. Sadece izin kağıtları ile seyahat edilebilmiştir. Ve çoğu zaman da bu izinler verilmemiştir. Ayrıca SSCB parlamentosunun 26 Kasım 1948 tarihli kararı uyarınca sürülen halklar, yeni yerleşim birimlerinde “ebediyen” yaşamak zorundaydılar. Bu yerleşim birimlerinden kaçış ise, 20 yıllık “mecburi emek” ile cezalandırılmaktaydı.
1989 SÜRGÜNÜ: 1988′de Sovyetler’in çöküşüne iki yıl kala Ermenistan’da bir sürgün daha yaşandı. 1988′de körüklenen Azerî-Ermeni savaşı, Kafkasya Kürtleri’nin yaşamında derin izler ve tahribatlar bıraktı. Azerbaycan vatandaşı Kürtler, “vatandaşlık görevini yerine getirerek” Ermeniler’e karşı savaşa zorlandı. Bu savaş sonrası her iki ülkede yaşayan binlerce Kürt, devletler oyunundan dolayı ve başkalarının çıkarları için canlarından oldular.
1989′da Ermenistan’da yaşayan Azeriler sürülmeye başlanmıştı. Azeriler’le aynı dini paylaştıkları için Ermenistan’da yaşayan Müslüman Kürtler de bu sürgünden nasibini almıştı.
Azerilerle savaşın sürdüğü bu dönemde ülkede hakim konumunda olan Ermeni milliyetçi çevrelerinin fiziki, siyasi ve manevi baskıları 20 bin Müslüman Kürt’ü, Ermenistan’ı apar topar terk etmeye zorladı. İsmi konulmamış sürgün de bu şekilde başlamış oldu. Ermenistan’dan kaçmak zorunda kalan Kürtler’in bir kısmı soluğu Kazakistan’da aldı, bir kısmı Rusya’ya sığındı, küçük bir kısmı da Azerilerle birlikte Azerbaycan’a kaçtı.
Bunların yanı sıra Kürdistan’ın bu bölgesinden gerçekleşen başka bir sürgün daha vardı. 60′lı yıllardan sonra Kafkasya’da özellikle Ermenistan, Gürcistan ve Nahçıvan’da yaşayan Kürtler, eğitim ve yeteneklerine göre iş bulmak ve “iyi bir yaşam(!)” için Rusya yolunu tuttular. Bu durum, Kürtler’in yarısından fazlasının Rusya’ya göç etmesine yol açtı. “İyi bir yaşam (!)” umudu onları geniş Rusya’nın yüzlerce iline ve binlerce yerleşim birimlerine yerleşmek zorunda bıraktı.
Rus resmi verilerine göre 1989′da Rusya’da yaşayan Kürt nüfusu 4 bin 700 kişi iken, Rusya parlamentosu kaynaklarına göre bu rakam 1999′da 250 bin kişiye ulaşmıştır.
Böylesi bir yayılma, kuşkusuz yeni bir asimilasyon sürecini ve kültürel boşalmayı da beraberinde getirdi. Sosyalist Rusya’nın yıkılmasından sonra ekonomik anlamdaki alt-üst oluş en çok azınlık durumundaki halkaları etkilemiştir. Bu halklar içinde de en çok etkilenen, sahipsiz ve mazlum Kürt halkı olmuştur. Diğer azınlıklardan nüfusu birkaç yüz bin olanlar bile kendi federasyonlarına sahip olurken Kürtler’in coğrafyası yine paylaşılmaya, hakları ve özgürlükleri gasp edilmeye devam edilmiştir.
Kaynaklar:
Hejar Şamil/”Diaspora Kürtleri”/Peri yayınları, Aziz Ziyo Aliyev, Kazakistan Kürtleri
K.İ. Mirzoyev ,Küçük Kürt Ansiklopedisi
Herman Taeles, Eski Sovyetler Birliği’nde KÜRTLER (1927-1994)
1-Azerbaycan’da Yaşayan Kürtler:
Kürtler, şimdiki Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarında en az M.Ö 2000 yılından beri yaşamaktadır. Arkeolojik kazılar ve Antik Yunan tarihçilerin eserlerinde ortaya çıkan veriler, Uti, Guti, Kuti, Kurti (‘dağlılar’ anlamındadır) Kürd kavimlerinin M.Ö. 2000′li yıllarda Aras Nehri’nin güney ve kuzey yakalarında, başka bir deyimle Kızıl Kürdistan’ı da içine alan Aras ve Kura nehirleri arasındaki geniş verimli arazilerde meskun olduklarını kanıtlamaktadır.
Ünlü Gürcü tarihçisi Şota Mesxiya, Kürtler’in en azından M.Ö. 10. yy’dan itibaren, Revvadiler’den önce de Kafkasya’da bulunduğunu araştırmalarıyla ortaya çıkaran diğer bir bilim adamıdır.
Kürtler’in şimdiki Azerbaycan Cumhuriyeti’ndeki varlığı İslam sonrası Arap belgelerinde de bolca belgelenmiştir.
Arap kaynakları, Kürt Komutan Deysem İbrahim El Kurdi’nin 9. yy’da merkezi Berde şehri olan Deysemî Kürt Devleti’ni kurduğuna tanıklık etmektedir. (Arşak Poladyan 7.-10. yy’da Arap kaynaklarına göre Kürdler, Erivan, 1987 Rusça.)
Bugün de Berda ismiyle bilinen bu kent, Kura Nehrinin kıyısında Kızıl Kürdistan’ın doğu ve kuzeydoğusunda bulunmaktadır. Berde merkezli Deysemi Kürt Devleti’ne ait sikkeler Avrupa ve Kafkasya müzelerinde günümüzde halen korunmaktadır.
Kuzey Azerbaycan’da kurulmuş Şeddadi Kürt Devleti (951- 1164), tarihte daha fazla iz bırakmıştır. Salariler devlet içerisinde, Kafkasya’nın Divin (Dibin, Debil, Dibil) bölgesinde yaşayan Revvadî Kürt Kabilesine mensup Şeddadiler, Salariler’in zayıflamasıyla önce 951′ de Muhammed Ben Şeddat yönetiminde ata yurtları olan Divin’de kendi hükümranlığını oluşturmuş. 971′de Muhammed’in oğlu I. Ali Leşkeri, Gence’yi ele geçirerek burayı devletin başkenti ilan etmiştir.
Yeri gelmişken belirtilmesi gerekir ki, İslam dünyasını Haçlı Seferleri’nden koruyan şanlı Kürt Hükümdarı Selahaddin-î Eyyübî’nin de Revvadî Aşireti’nden çıktığı bilinmektedir. Selahaddîn’in babasının Divinli olması Revvadi kökenli Şeddadi ve Eyyubiler arasında aşiretsel akrabalık bağlarına da ışık tutmaktadır. Gence Şehri’nde yaşamış büyük İran şairi Nizami Gencevî’nin annesinin de Revvadî sülalesinden olduğu bilinmektedir.
Şeddadî Kürt Devleti’nin 1164 yılında, Selçuklu Türkleri tarafından istila edilmesi ve Başkent Gence’nin yakılıp yıkılması, Ortaçağ’ın önemli bir kültür merkezini de yerle bir etmiştir.
Şeddadîler’in yıkılışından sonra Azerbaycan’da Türk boyları nüfus kazanmaya ve sayıca artmaya başlamıştır. Bu süreçten itibaren Azerbaycan’da yaşayan Kürtler’in asimilasyonu başlamıştır. Kürt Aşiretleri’nin bir kısmı Kızıl Kürdistan’ı çevreleyen dağlık bölgelere sığınarak kendi varlıklarını korumayı başarmıştır.
1587 yılında İran Şahı Şah Abbas döneminde Doğu Kürdistan’dan 24 büyük Kürt Aşireti’nin İran Devleti’nin kuzey sınırlarını pekiştirmek amacıyla Kafkasya’ya göçertilmesi, Kızıl Kürdistan ve ona sınır bölgelerdeki Kürtler’in nüfusunu daha da artırmıştır. Bu göçten sonra, uzun süre Karabağ’da yaşayan Kürtler’in bulunduğu bölgenin ismi ise “24′ ler” olarak adlandırılmıştır.
Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız göç ve sürgünler, Azerbaycan’da yaşayan Kürtler’in birkaç kuşaktan oluşmasını beraberinde getirmiştir. 1587 yılından önceki göçleri izlemek, resmi belgelerin bulunmayışından ya da bilinçli olarak imha edilmelerinden dolayı pek mümkün olmamaktadır. Bu nedenle 16.yy’a dek şimdiki kuzey Azerbaycan topraklarında yaşayan Kürtler’i bir bütün olarak Azerbaycan’ın “İlk Kuşak Kürtleri” biçiminde tanımlayabiliriz. Bu kuşak, yüzde yüz asimilasyona maruz kalarak etnik kök ve bağlarından kopmuştur/ kopartılmıştır.
İkinci kuşak, 1587′de göç ettirilen Kürtler’dir. Sayıları on binleri bulan, aşiret kimliklerini kaybetmiş olan bu kuşak, etnik kimliklerine de yabancılaş(tırıl)mıştır.
Üçüncü kuşak 16.yy’dan sonra, özellikle 19. yy boyunca ve 20 yy başlarında, Kürdistan’dan göç edip bu topraklara yerleşen Kürt halkından oluşmaktadır. 19. yy’da yoğun savaşlar, ekonomik-sosyal alt-üst oluşlar, hem İran-Kafkasya ilişkileri ve hem de Türkiye-Kafkasya ilişkileri Kürt Hareketliliği’ni beraberinde getirmiştir.
Kafkasya parçasında bulunan Kürdistan’ın genel tarihini kısaca bu şekilde özetleyebiliriz. Ve şimdi de yakın tarihteki boyutuyla Azerbaycan tarafında kalan Kürdistan’a bakalım;
Azerbaycan Cumhuriyeti’nin eski Kızıl Kürdistan bölgesinde (Laçin, Gubadlı, Kelbecer ve Zengilan illeri) ve Nahçivan Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan Kürtler, “Kürdistan’a Sor” Kürtleri olarak bilinmektedirler.
Azerbaycan Cumhuriyetinde 20′li yılların ortalarında
yürütülen nüfus sayımına göre Nahçıvan’ da 3180 Kürt yaşamıştır. Gerek Bukşpan’ın kitabından gerekse de diğer araştırmalardan ve yerel sakinlerin anlatımından söz konusu sayının yalnız Kürtçe konuşan Kürtleri ve özellikle Arazdayan İstasyonu ilinde yaşayan Kürtleri ihtiva ettiği anlaşılmaktadır.
Bukşpan’ın ileri-geri göçe zorlanan “Zilan Kürtleri” dediği Kürtler “genellikle Burukî ve Celâlî Kürt Aşiretlerine mensup insanlardı. 1937 de zorba diktatör Stalin’in gazabına gelen de onlardı. Bu yılın son baharında salt Kürtlerden oluşan 18 yerleşim biriminin sakinleri geride tek bir kişi bırakılmaksızın Arazdayan istasyonuna toplanarak yük trenleriyle sürülmüştür.. 1937 den sonra Nahçivan’ da salt Kürtlerden oluşan Derekend Köyü kalmıştır.”
1988 yılında Azeriler ve Ermeniler arasında başlayan Karabağ Savaşı Kızıl Kürdistan’da yaşayan Kürtleri tümden iç mülteci durumuna düşürmüştür. 1992-1993 yıllarında Ermeni Ordusunun Karabağ Özerk Bölgesi ile birlikte eski Kızıl Kürdistan’ı da işgal etmesi sonucunda burada yaşayan Kürtler, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin değişik bölgelerine sığınmak zorunda kalmıştır. Laçin 17 Mayıs 1992, Kelbecer 12 Nisan 1993, Gubadlı 31 Ağustos 1993, Zengilan 29 Ekim 1993 tarihlerinde işgal edilmiştir. Bir zamanlar Kürdistan’a Sor’da yaşayan Kürtler, yaşanan bu savaş sebebiyle Azerbaycan’a dağılarak bu ülkenin hemen hemen onlarca ilinde mülteci konumunda yaşamak zorunda kalmıştır.
Azerbaycan Cumhuriyeti’ne bağlı özerk bölge olan Nahçivan’a 19.yy’ dan önce yerleşik Kürtler’in ağırlıklı bölümü asimilasyona uğramıştır. 19.yy’ın sonu ile 20. yüzyıl başlarında yerleşenlerin ekseriyeti ise 1937′de zorba diktatör Stalin’in zorunlu İskan (departasyon) siyaseti sonucunda Kazakistan ve Orta Asya’ya sürülmüştür. Nahçivan’da yaşamaya devam eden 20 bin Kürd’ün önemli bir bölümü ise 90′lı yıllardan sonra siyasi-ekonomik nedenlerden dolayı Rusya ve Orta Asya’ya göç etmiştir.
Bugün itibariyle Azeri yönetiminin Azerbaycan sınırları içinde kalan Kürdistan’da yaşayan Kürtler için, uyguladığı insanlık dışı politikalar ve siyasetler çok ağır sonuçlar doğurmuştur. Diasporadaki Kürtlere yönelik en ağır politikaları uygulamada birinci sırada yer alan Azeri yönetimi, Kürt halkına karşı uyguladığı inkar, imha ve asimilasyonu on yıllardır resmi devlet politikası olarak uygulamasının sonucunda, bugün burada yaşayan 1 milyona yakın Kürt nüfusunun % 90′ına yakınını asimile etmiştir. İnsanlık adına utanç duyulması gereken bu devlet politikası karşısında faşist zihniyetli Azeri aydınları (!)bu asimilasyonlara ise utanmadan “halkların kaynaşması” tanımını yapmaktadırlar.
2-Kuzey-Doğu Kürdistan’ında (Bugünkü Ermenistan’da) Yaşayan Kürtler:
Milat öncesinde ve sonrasında bugünkü Ermenistan’ın bir kısmını da sınırları içerisine alan Albanya devletinin nüfusunun yoğunluklu bir bölümünü Kürtler oluşturmakta idi. Ve ayrıca Mihranî Kürt Devleti’nin 6. ve 7. yüzyıllarda, bugünkü Nahçıvan ve Ermenistan’ın büyük bir bölümünü de kapsayan sınırlarını göz önüne alırsak, burada yaşayan Kürtlerin bölgenin gerçek sahipleri olduğu ortaya çıkacaktır.
19. yüzyıla geldiğimizde Kürtlerin, Ermenistan’ın büyük bir bölümüne dağıldıkları ve bir çok şehirde yaşadıkları görülmektedir. 20. yüzyıla gelindiğinde genelde dünyada, özelde ise Kürdistan’da siyasi dengeler ve haritalar tamamen değişmiştir. Kafkasya Kürdistanı’nda da bu değişikliğe şahid olmaktayız. Osmanlı’nın dağılma sürecine girmesi ve Bolşevik devriminin gerçekleşmesi gibi siyasi değişimler Kafkasya Kürdistanı’na kan ve gözyaşını da beraberinde getirmiştir. Bu olaylardan biri de Kuzey-Doğu Kürdistan’ında ( bu günkü Ermenistan sınırları içerisinde) meskûn olan Kürtlerin yaşadıklarıdır.
Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki çekişmeye sorun olarak gösterilen, bölge Kürtleri’nin merkezi konumundaki Dağlık Karabağ’ın paylaşılamaması, 90′lı yıllara kadar bölge halkına kan, gözyaşı, zulüm ve diasporalar getirmiştir. Ayrıca bu bölgede trajik bir şekilde ‘brakuji’ler yaşanmıştır. Kafkasya Kürdistanı’nı aralarında paylaşamadıkları için sürekli birbirleri ile savaşan Azeri ve Ermeniler, kendi bölgelerindeki Kürtleri ön cephelere sürerek kardeşi kardeşe vurdurarak ‘bir taşla iki kuş vurma’ hesabına girmişlerdir.
Ermenistan’da yaşayan Kürtler de, diğer işgal altındaki bölgelerde yaşayan kardeşleri gibi bir çok haklardan ve imkânlardan yararlanamamaktadırlar. Burada da sistemli bir şekilde, direkt ya da dolaylı dayatmalar sonucu Kürtler diasporalara mecbur bırakılmışlardır. Bazı Ermeni şovenist-milliyetçilerinin hayal ettikleri gibi sadece Ermeniler’den oluşan Ermenistan emelleri, bu bölgede yaşayan çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bir çok halkın diasporasına neden olmuştur.
Ermeniler’in de Kürtlere yönelik güttükleri politikalar, Kürdistan’daki diğer işgalci yönetimlerden pek farklı değil. Bu politikalar, yine kendi çıkar ve menfaatleri doğrultusunda Kürtleri kullanma temeli çerçevesinde dönemlere göre değişkenlik arz etmektedir.
Bugün Kuzey-Doğu Kürdistanı’nda (bugünkü Ermenistan’da) çoğunluğunu yezidi Kürtleri’nin oluşturduğu ve yine Ermenistan resmi kaynaklarına göre -doğruluğu tartışılır- 100 binden fazla Kürt yaşamaktadır. Burada da Kürtler’e yönelik asimilasyon politikaları uygulanmaktadır..
3-Bugünkü Gürcistan Sınırları İçinde Bulunan Kürtler:
Bugün Kafkasya Kürdistanı’nın bir bölümü de Gürcistan sınırı içerisinde kalmaktadır. Burada da görmekteyiz ki Kürdistan’ın beş parçası aynı zamanda kendi arasında daha da parçalanarak, nüfus olarak Kürtlerden kat kat az olan azınlık kukla yönetimlere bırakılmıştır ki buna bir örnek de Gürcistan’dır.
Gürcistan’daki Kürtler’in hangi dönemlerde buralara geldiği noktasında ise şunları söyleyebiliriz ki: Kürtler’in bu bölgedeki varlığı, Şeddadî Kürt devletinin bölge üzerindeki hakimiyetinden (M.S. 951) daha öncelere dayanmaktadır. Yani Kürtler, bölgenin yerli sakinleridirler. Bu bölge, Kürdistan ve dünya tarihinin çalkantılı dönemlerinde çoğunlukla etkilenmiş bir bölgedir. Selçuklular, Moğollar, Osmanlılar, Sovyetler döneminde ve SSCB’nin yıkılışından sonraki dönemlerde…
Diğer işgalci yönetimlerin Kürtlere karşı izlediği politikaları taklit eden Gürcistan yönetimi, gerek SSCB döneminde ve gerekse de SSCB’nin yıkılışından sonraki dönemde sürekli ve katı bir şekilde asimilasyon politikalarını sistematik olarak devam ettirmiştir.
Bugün diasporadaki Kürtlerin akıbetini paylaşan Gürcistan’da yaşayan Kürtler, çok ağır yaşam ve iş koşulları altında hayatlarını devam ettirmeye ve varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Kimisi inşaatlarda işçi, kimisi sokaklarda temizlikçi, kimisi binalarda kapıcı, kimisi tarlalarda yarı köle bir şekilde hayatta kalma mücadelesi içerisindedir.
Bugün Kürtler’in Gürcistan’dan Rusya içlerine doğru göç etmelerinin nedeni her ne kadar ekonomik sıkıntılar olarak yansıtılsa da, aslında bu göçlerin temel sebebi Kürtler’e yapılan siyasi baskılardır.
Günümüzde elde edilen resmi belgelere -Gürcistan resmi kaynakları, ki gerçeği hiçbir zaman yansıtmamakta- dayanılarak burada yaşayan Kürt nüfusunun 50 binden fazla olduğu bildirilmektedir. Belirtilen bu nüfusun yaklaşık % 10′u asimile edilmiştir.
Gürcistan’da yaşamakta olan Kürtler’in soyadları değiştirilmekte, Kürtler birçok siyasi ve ekonomik haklardan diğer halklarla eşit bir şekilde yararlanamamakta ve inançlarını özgürce yaşayamamaktadırlar.
4-Kazakistan’da Yaşayan Kürtler:
Kazakistan’a ilk Kürt diasporası 1937 SSCB’nin aldığı kararla başlamıştır. Kışın en ağır şartlarında yani 1937′nin Kasım ayında diasporalar gerçekleşmiştir.
Yolculuk esnasında karşılaşılan doğa şartları ve askerlerin işkenceleri sonucu sürgün edilen insanların çoğu yollarda hayatını kaybetti. Sağ kalanlar ise Orta Asya’nın soğuk ve zorlu bozkırlarına ulaştıklarında birbirlerinden yalıtılmış bölgelerde üçer beşer aileler halinde yerleştirilmiştir. Bu aileler arasında akraba ziyaretleri bile yasaklanmıştır. Ve 19 yıl boyunca Kürtler Kazakistan’da tam bir zindan hayatı yaşamışlardır.
Kürt halkının o dönemde yaşadıklarını Kazakistan Halk Komiseri gizli bir kararında şu bilgilere yer vermektedir.
“Göçmenler, kış koşullarına kesinlikle uygun olmayan, tamamıyla anti-sanitar durumdaki genel barakalara ve baraka tipli özel odalara yerleştirilmiştir. Bunun sonucunda tifo ve yaygın sıtmalar kayda alınmıştır.
Göçmenlere normal erzak temini yapılamamaktadır. Yöneticiler göçmenlere kış için yakacak vermemiştir.” ( 20 Ocak 1939, Kazakistan SSC HKS Başkanı, H.UNDASINOV.)
SSCB Halk Komiserleri Sovyet (HKS) başkanı Malatov’a, 25 Mart 1939 tarihinde gönderilen bir bilgilendirme notunda ise şöyle deniyordu: “Kazakistan’ın yerel yöneticileri Kürtler’e ve Ermeniler’e sürgünler gözüyle bakarak onlara hiçbir yardım göstermemiş destek sunmamış ve ekonomik yaşamlarını örgütlememişlerdir” (Nadir NADİROV “Biz Kazakistan Kürtleri”, Almata, 2003, s.27 Rusça.)
İlgisizliği, açlığı, hastalığı ve ölümü gösteren belgeler çoktur. İşte Kazakistan’da yaşayan Kürtler’in tarihi; soğuk, açlık ve hastalıklarla boğuşa boğuşa ayakta kalma direnişiyle başlıyor.
Kazakistan’a gelen Kürtler’in, genel ekseri 1937 yılında Azerbaycan (18 yerleşim biriminden) ve Ermenistan’dan, 1944 yılında Gürcistan’dan ve yine 1989′da Ermenistan’dan sürülen Kürtler’den oluşuyordu. Ayrıca Sovyetlerin çöküşünden sonra Azerbaycan’a bağlı Nahçıvan Özerk Cumhuriyetinin Rusya’nın Krasnodor bölgesinden kısmen de Ermenistan ve Gürcistan’dan gelen Kürtler vardır burada. Bugün itibariyle bağımsız kaynakların verdiği rakamlardan yola çıkarak Kazakistan’da 100 binin üzerinde diaspora Kürdü bulunmaktadır.
5- Kırgısiztan’da Yaşayan Kürtler:
Kürtler 1944′de Gürcistan’dan Kazakistan’a, Kırgızistan’a ve Özbekistan’a sürüldüğünde, bu yörelerde daha 1937′den beri Azerbaycan ve Ermenistan’dan sürülmüş Kürt sürgünleri bulunmaktaydı. Aileler beşer onar biçimde yeni köylere serpiştirildiği için eskilerin yenilere bir desteği olmuyordu. Üstelik yeni gelenler kendileriyle “özel sürgüncüler olma” belasını getirmişlerdir. Sovyet hükümeti tarafından “özel sürgün” kapmasında ele alınan 1944 sürgünleri, sıkıyönetim uygulaması altında tutulur. İnsanların bir köyden diğer köye gidişi askeri izinle gerçekleşebiliyordu. 1944′den sonra 1937′de sürülenler de “özel sürgün” kapsamına alındılar. Kürtler özellikle Kırgızistan’ın en ulaşılmaz bölgelerinde genellikle Cellabad, Oş ve Talas vilayetlerinin ücra köylerinde yerleştirilmişti. Onlar açlığın, soğuğun ağır imtihanından geçtiler. 1956 yılında “özel sürgün” uygulaması yürürlükten kaldırılana kadar, sürgün Kürt çocukları doğru dürüst okul yüzü bile görmediler.
Kazakistan ve Özbekistan’da olduğu gibi Kırgızistan’da da Kürtler’in “dünyaya açılması” ve yüksek okullarda eğitim görmeye başlaması, zorba diktatör Stalin’in ölümünden sonra gelişir. Bu tarihten sonra onlarca Kürt genci başta askeri polis okulları olmak üzere yüksek okullarda eğitim görmeye başlar. 2000′li yıllara kadar Kırgızistan’da, Kürtler içerisinde teğmenden albaya kadar neredeyse 50 kişilik “Kürt polis ordusunun” oluşması ilgi çekicidir.
Kırgızistan Kürtleri 1956′dan Sovyetlerin çöküş yıllarına değin herhangi kültürel bir örgütlenmeye sahip olmasalar da, fakir ama sakin bir yaşam sürdürdüler,. 1980′lerin sonu ve 1990′ların başında SSCB’de başlayan etnik milliyetçi saldırılar Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Özbekistan’da olduğu gibi, Kırgızistan’da da Kürtler’den uzak kalmadı. 1990 baharında Kırgız faşistleri, Kürtler’in yaşadıkları bölgelere yönelik saldırılarda bulunmuş, bunun sonucunda 305 Kürt ailesi yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalmıştır.
Buralardan ayrılmak zorunda bırakılan Kürt aileler daha sonra Rusya ve Kazakistan’a yerleşmişlerdir. Bugünkü şartlarda Kırgızistan’da yaşayan Kürtler’in nüfusunun 30 binden fazla olduğu tahmin edilmektedir.
Kaynak: Hejar Şamil/”Diaspora Kürtleri”/Peri yayınları
Aziz Ziyo Aliyev, Kazakistan Kürtleri
K.İ. Mirzoyev ,Küçük Kürt Ansiklopedisi
Herman Taeles, Eski Sovyetler Birliği’nde KÜRTLER (1927-1994
ÖZBEKİSTAN’DA YAŞAYAN KÜRTLER
14. y.y.’da Kürdistan’ı işgal eden Emir Timur’un bir çok Kürt bilim adamı, mimar, sanatçıyı kendi ülkesi Şehrisabz’a götürmesiyle Kürtler bu topraklarla tanışır.
17-18 y.y.’da İran şahları kuzey sınırlarını Özbek ve Türkmen saldırılarından korumak için Kürtler’i Horasan, Gilan, Belucistan’a göçertmişti. 18-19. y.y.’da Hive Hanlığı ordusunun bir bölümünü Kürtler oluşturmaktaydı. Bu dönemden sonra Kürtler’in Özbekistan’a yerleşmesi başlar. 20. y.y. başlarında resmi rakamlara göre bu ülkede 10 binin üzerinde Kürt bulunmuştur. Sovyet Hükümeti’nin ilk yıllarında 1926′da, Özbekistan’da Kürt nüfusu 15 bin olarak hesaplanmıştır.
Sovyetler Birliği döneminde Kürtler’in bu ülkeye yerleşmesi, 1944′de Gürcistan ve Kırım’dan buraya yapılan sürgünlerle yaşanmıştır. 1944′te Stalin’in başkanlığındaki Devlet Savunma Komitesi kararıyla Özbekistan’a sürülen ve “Özel sürgün” muamelesi altında tutulan bu Kürtler’in suçları ise resmi belgelere şöyle yansımıştı: “Türkiye’nin sınır bölgelerindeki nüfusla akrabalık bağları, kaçakçılıkla uğraşma, Türkiye istihbarat organları için ajan devşirtilmesine hizmet gösterme ve eşkıya gruplara yardım yataklık etme.”
1944 sonbaharında Gürcistan’dan Özbekistan’a toplam 55.550 Kürt, Ahıska’lı ve Hemşin (Müslüman Ermeniler) sürülmüştür.
1944 Aralık’ında 29 yük treniyle Gürcistan’dan Özbekistan’a ulaştırılan sürgünler, başta Taşkent, Fergane, Buhara, Semerkand, Kaşka-Derya eyaletleri olmak üzere ülkenin 7 eyaletine, 43 il ve kasabasına ve yüzlerce köyüne serpiştirildiler.
Devlet Savunma Komitesi’nin 11 Mayıs 1944 kararıyla Kırım Yarımadası’ndan Özbekistan’a göçertilen on binlerce kişi arasında Kürtler de bulunmaktaydı.
Resmi rakamlara göre 1989-1990 yıllarında, Karabağ Savaşı sonucunda bölgeden kaçan Kürtler’den 685 kişi Özbekistan’a yerleşmiştir. 1990 başlarında ülkenin Fergane bölgesindeki etnik çatışmalar döneminde yüzlerce Kürt ailesi Özbekistan’dan Kazakistan ve Rusya’ya kaçmıştır. Özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra başlayan Kürt göçü günümüzde de devam etmektedir.
Kürtlerin Özbekistan’daki sayısı hakkında sağlıklı rakamlar hiçbir zaman bulunamamıştır, şimdi de yoktur. 1926′da 15 bin olarak hesaplanan Kürtler, 1979 kayıtlarına 982 kişi olarak geçmiştir. 1989 nüfus sayımında ise Kürtler hakkında hiçbir bilgi verilmemiştir. Resmi sayım sonuçlarına sırasıyla bakıldığında devletin Kürtlere yaklaşımın gerçek manzarası açıkça ortaya çıkmaktadır:
Yıllar Kürd Nüfusu
1926 15,000
1959 —–
1970 ——
1979 982
1989 1,839
Özbekistan’da Kürtler’in nüfusu hakkında verilen rakamlar gerçeği yansıtmadığı gibi, hem Sovyetler Birliği döneminde hem de bağımsızlığını ilan ettikten sonra Özbekistan devleti döneminde, Kürtler’in asimilasyonu bir devlet politikası olarak yürütülmüştür.
1944′te Gürcistan’dan göçertilirken kimlik belgelerinde Türk ve Azerbaycanlı yazılı olan binlerce Kürt, bugün de aynı kimlikleri taşımaktadır.
1956′da sürgünlere yönelik özel sürgün sınırlaması kaldırılsa da, dağınık yaşayan ve köylü hayat tarzı sürdüren Kürtler, bir türlü kurtulamadıkları sürgün psikolojisiyle sosyal ve eğitim anlamında açılım sağlayamamışlardır.
1947′de 500 savaşçısıyla birlikte SSCB’ye gelen M. Barzani’nin 1948′den itibaren on yıl boyunca Özbekistan’da yaşaması, Özbekistan isminin Kürdistan tarihinde zaman zaman anılmasına neden olmuştur.
TÜRKMENİSTAN’DA YAŞAYAN KÜRTLER
Kürtler’in Türkmenistan’la tanışmaları elbetteki yaşadığımız yüzyıldaki diasporalarla sınırlı değildir. M.Ö 7. yy.da, Parfiya’nın Midya İmparatorluğu’na dahil olduğu yıllara kadar uzamaktadır. Parfiya bölgesi ise bugünkü Türkmenistan’ın güneyini ve İran’ın Horasan eyaletlerini kapsamaktaydı.
Kürtler’in, M.Ö 7. yy’dan bu yana yaşadığı Horasan Eyaleti’ndeki varlığını salt ayrı ayrı kralların göçertme politikalarıyla sınırlı tutmak doğru değildir. Kürtler’in Horasan’a son toplu yerleşimi İran hükümdarları Şah İsmail (16. yy), Şah Tehmasip (16.yy) ve Şah Abbas (Hükümdarlığı; 1587-1629) zamanlarında yaygınlık kazanmıştır. Özellikle Şah Abbas ile Osmanlılar arasında 1590 yılında yapılan antlaşmadan daha sonra çok sayıda Kürd’ün Horasan’a göçertildiği tarihi belgelere yansımıştır. 1590′lı yılların ilk yıllarında hızlanan göçler, 17. yy başlarına kadar devam etmiştir.
Kürtler’in Kürdistan’daki Direniş Hareketleri, bu göçertme politikasının nedenlerinden birisiydi. Şah Abbas, direnişçi Kürt Aşiretleri’ni imparatorluğun kuzey sınırlarına yerleştirmekle bir taşla iki kuş vurmayı -bir yandan Kürtler’i isyan merkezinden uzaklaştırmayı, diğer yandan kuzey sınırlarından gelen Moğol ve Özbek tehditlerinden korunmayı- planlamıştı. Şah Abbas zamanında İran ordusunun % 80′ini oluşturan Kürtler, imparatorluğun temel dayanaklarından birisini oluşturmaktaydı.
Şah Abbas, hem Kürt kıyamlarını zayıflatmak hem de imparatorluk sınırlarını güçlendirmek biçimindeki ikili politikasını, iktidarının ilk yıllarında onlarca Kürt aşiretini Kafkasya sınırlarına sürmekle (1587) denemiştir.
Nadir Şah (1732-1747) zamanında, Osmanlı-Rus sınırına, Ruslara karşı 5 bin Kürt aile göçertilmişti. 1780 yılında ise Karabaş’tan Omeranlı Aşireti, Afganistan ile Özbekistan sınırına yerleştirilmişti. Bugün Kürtler Türkmenistan’ın İran sınırına yakın güney ve güneydoğu bölgelerinde yoğunluklu olarak yaşamaktadırlar. Genellikle Göktepe, Kaaxkin (Bağır, Firuze, Çuli, Germab vb. mıntıkalar) Tecen, İolotan, Seraxs (Serexas) illerinde, Mari ve Aşkabat şehirlerinde, Aşkabat’ın yakın köylerinde (Bikrova v.b) yaşamaktalar. (T.F Aristova “Kafkasya Kürtleri” Moskova, 1966 s.20, Rusya)
Gerek Sovyetler döneminde gerekse de çözülüşünden sonra Türkmenistan’da Kürt halkına yönelik asimilasyon, devlet politikası düzeyinde uygulanmıştır.
Türkmenistan, Kürtler’i “yutmuş” ülkelerden biridir. Burada yaşayan Kürtler’in nüfusu hakkında Rus-Sovyet Kürdologlarının verdiği rakam 300 binin üzeridir. Yazılı belgeler olarak haklarında en az bilgi ve veriye sahip olunanlar da yine burada yaşayan Kürtlerdir.
SSCB’nin çöküşünden sonra, buradaki Kürtler’e yönelik inkar ve asimilasyon politikaları daha da yoğunlaştırılmıştır. Türkmen yönetimi, bu inkar ve asimilasyon politikasını dış dünyaya yansıtırken de diğer soydaşı olduğu işgalci ve inkarcı devletçiklerle aynı taktiği ve tarzı seçmiştir; “Halkların iç içe geçmesi”, “Kürtler’in, Türkmenlerin kültürüne hoşgörülü yaklaşması” biçimindeki sözde bilimsel(!) tezlerle olayı saptırarak yaymaya çalışmıştır. Bu devletçiklerin Kürt halkına karşı uyguladıkları çağdışı ve insanlık dışı politikaların diğer adı “Beyaz Jenosid”dir.
Bugün itibariyle bile Türkmenistan’da yaşayan Kürtler, köklerinden koparılmış ve seslerini dünyaya duyurmaları engellenmiştir. Bu konuda araştırma yapmaya çalışan buradaki Kürtler’i bekleyen en hafif ceza sınır dışı edilmektir.
RUSYA’DA YAŞAYAN KÜRTLER
Rusya İmparatorluğu döneminde, şimdiki Rusya Federasyonu topraklarında parmakla sayılacak kadar Kürt bulunmaktaydı. Sovyetler Birliği’nin çöküş yıllarına kadar Rusya Federasyonu’na belli bir sayıda Kürt yerleşmiştir. S.S.C.B zamanında genelde eğitim ve çalışma amacıyla Kafkasya ve Orta Asya’dan Rusya Federasyonu’na gelen Kürtler, burada 1989 nüfus sayımı sonuçlarına göre 4 bin 700 kişilik bir yoğunluğa ulaşmıştır. Bugün başkent Moskova’da sayıları 15 bini bulan Kürtler, 1989′da yalnız 180 kişi olarak kayda alınmıştır.
Sovyetler’in çöküş yıllarında burada yaşanan etnik çatışmalar, Kürtler’in Kafkasya ve Orta Asya Cumhuriyetleri’nden Rusya’ya göçünü de beraberinde getirmiştir. 1988′de Ermenistan’dan sürülen, Kırgızistan ve Özbekistan’daki etnik temelli baskılar sonucunda bu ülkelerden kaçan Kürtler, Rusya’ya sığınmıştır. 1980 sonlarından başlayarak etnik, siyasi, sosyal ve ekonomik nedenlerle Kafkasya ve Orta Asya’dan Rusya Federasyonu’na başlayan Kürt göçü günümüzde de devam etmektedir.
Rusya Federasyonu’nda 2002′de yapılan son nüfus sayımında Kürtler, 19 bin 607 kişi olarak gösterilmiştir. Ancak bu rakamlar Rusya vatandaşı olan, resmi kayıtta duran ve kimlik belgesinde “Kürt” yazılmış kişileri ihtiva etmektedir. Oysa son on-on beş yılda Rusya Federasyonu’na yerleşen Kürtler’in ağırlıklı bir bölümü hala bu ülkede bürokratik nedenlerle vatandaşlık hakkı almadan kayıtsız ve geçici kayıtlarla yaşamaktadır. Ayrıca bu ülkede kimliklerinde diğer milletlere mensup olduğu gösterilen yüz binlerce Kürt bulunmaktadır.
Rusya’da yaşayan Kürtler arasında birkaç haftalık bir gezi bile bu ülkede, Kürtler’in resmi rakamdan en az on kat daha fazla olduğunu göstermektedir. Yerel Kürt oluşumlarının ve aydınların ortalama hesaplamalarına göre, halihazırda Rusya Federasyonu’nda, yaşayan Kürtlerin sayısı 200 bin civarındadır. Rusya Federasyonu Parlamentosu’nun 1999 yılına ait bir belgesinde ise Rusya’da yaşayan Kürtler, 250 bin olarak gösterilmiştir.
Bugün Rusya’nın geniş arazilerine serpişmiş Kürtler, genellikle aşağıdaki bölgelerde oturmaktadır:
Moskova Bölgesi: 89 federe bölgeden biri olan Moskova şehrinde ve çevresinde 15-20 bin arası Kürt yaşamaktadır. Moskova’nın başkent olmasından dolayı Rusya Federasyonu, Kürtler’in toplumsal, siyasal, sosyal ve kültürel faaliyetlerinin yönetim merkezi rolünü de oynamaktadır.
Krasnodar Diyarı, Adigey Özerk Cumhuriyeti ve Stavropal Bölgesi: Bir birine sınır olan bu bölgelere Kürtler esas itibariyle 1988′de Ermenistan’dan sürüldükten sonra yerleşmişlerdir. Buraya 1990 öncesi ve sonrası da Kürtler’in göçü görülmüştür. Sayıları yaklaşık 20 bin olan Krasnodar ve Adigey Kürtleri’nin % 25′inin hâlâ oturum kaydı ve vatandaşlık hakkı yoktur.
Saratov Bölgesi: Bu bölge genelinde ise 12 binden fazla Kürt yaşamaktadır. Bu bölgede yaşayan Kürtler’in kültürel çalışmaları Kürt Kültür Otonomisi’ne bağlı yürütülüyor. Saratov Bölgesi’nde beş Milli-Kültürel Merkez, üç Kürt Eğitim Kursu ve Kürt Evi faaliyet göstermektedir. Bu bölgede, genellikle Nahçıvan ve Ermenistan’dan sürgün edilen Kürtler yaşamaktadır. Saratov’un Ozinki bölgesinde, Sovyetlerin çöküş yıllarında Kırgızistan’dan göç eden Kürtler kendi köylerini kurmuştur. Ozinki’de Kürt Evi ve Kürt Derneği bulunuyor .
Tambov Bölgesi: Burada yaklaşık 4 bin Kürt yaşamaktadır. Tambov şehir merkezinde 1990 ortalarından buyana Kürt Evi faaliyet yürütmektedir. Burada otonomiye bağlı olarak Kürt Folklor Grubu ve Kürtçe Eğitim Kursu örgütlenmiştir.
Yaroslavl Bölgesi: Burada ise Ermenistan ve Gürcistan’dan göç etmek zorunda kalan, aralarında Yezidi Kürtler’in de bulunduğu 5 bin civarında Kürt yaşamaktadır. Burada yaşayan Kürtler de kültürel anlamda bir çok çalışma ortaya koymuştur.
Kursk Bölgesi: Burada birkaç bin Kürdün yaşadığı bilinmektedir. Buradaki Kürtler de birçok kültürel ve sanatsal haklardan faydalanmakta ve bu paralelde örgütlenmektedirler.
Nijni Novgorod Bölgesi: Çoğunluğunu Yezidi Kürtleri’nin oluşturduğu küçük bir grup Kürt bulunmaktadır. Burada yaşayan Kürtler’in çoğunluğu, Azeri ve Ermeniler arasında gerçekleşen Karabağ Savaşı sonucunda Kafkasya Kürdistanı’ndan göç eden Kürtler oluşturmaktadır. Burada yaşayan Kürtler’in sosyal, ekonomik ve kültürel sorunları ile ilgilenen örgütlenmeler görülmüştür.
Sankt-Petersburg (Leningrad) Bölgesi: Burada yaşayan Kürtler’in nüfusu 5 binin üzerindedir. Burada yaşayan Kürt topluluğu, eski Sovyet cumhuriyetlerinden göç edenlerle birlikte Kürdistan’ın diğer parçalarından eğitim ve iş için gelerek burada daimi yerleşen Kürtler’den oluşmaktadır. Rusya’nın kültür başkenti olarak da bilinen Sankt-Petersburg, burada yaşayan Kürtler’e ait maddi, manevi değerlerin de korunduğu bir şehir olma özelliğine sahiptir. Bu şehirde 1990′da kurulan “Kürdistan Derneği”, 1994′de resmiyet kazanmıştır.
Yukarıda saydığımız bölgelerin dışında kalan, Rusya Federasyonu’nun Yekaterinburg, Nijnıy Tagil, Nijnigorod, Çelyabinsk, Novosibirsk, Vladimir, Kastroma ve birçok diğer bölgelerinde de Kürtler yoğun bir biçimde yaşamaktadırlar.
Kürtler, Rusya’da yaşanan sosyal ve ekonomik sorunlarla birlikte bir de Rusya’da “Kafkasyalılara karşı gelişen tahammülsüzlük” yaklaşımlarından nasiplerini almışlardır. Yaşamlarının her anı yoklukla, fakirlikle, acılarla, sürgünlerle ve esaretle geçen Kafkasya Kürtleri, karşılaştıkları bu durum karşısında da çok ağır şekilde etkilenmişlerdir.
UKRAYNA’DA YAŞAYAN KÜRTLER
Ukrayna Kürtleri’nin Tarihine Genel Bir Bakış: Kürtler’in Ukrayna’daki izlerine milattan birkaç yüzyıl önce rastlanması dikkat çekmektedir. Ukraynalı bilim adamlarının son yıllarda yürüttüğü bazı araştırmalar, Kürt İskitler’in (Sakalar) M.Ö 5 ile 2. yüzyıl arasında bu topraklarda yaşadığını açığa çıkarmıştır. Bilim adamı Valentin Stetsyuk, hali hazırda Ukrayna Cumhuriyeti topraklarında bulunan 250′ye yakın yer isminin Kürt İskitler döneminde kaldığını ve Kürtçe olduğunu araştırmalarıyla ortaya koymuştur. Kürtçe toponimler daha çok Ukrayna’nın Xmelnitski (48 yer ismi), Vinnitski (44 yer ismi) ve Ternopolski (38 yer ismi) eyaletlerinde bulunmaktadır. Ayrıca Kürtçe toponimlere Jitomir, Çernigov, Poltav, Volini ve Povenşin bölgelerinde de rastlanılmaktadır. Stetsyuka göre toponimlerin coğrafi haritası çıkarıldığı zaman Bulgar, Alman, İngiliz, Ukrayna dillerinde varolan toponimler yanında Kürtçe toponimlerin bulunduğu bölgeler net olarak ortaya çıkmaktadır.
Ukraynalı kadim Kürtler’in miras bıraktığı toponimlere geçmeden İskitler hakkında bazı açıklamalar yapmak gerekir.
İskitler, milattan önce 7.yy’ın ortalarında Medya, Suriye ve Filistin’i fethedip, ön Asya’da hükümranlık kurdular. M.Ö 6. yy’da Medya’lılar tarafından bölgeden çıkarıldılar. Bundan sonra İskitler’i kuzey Kafkasya ve şimdiki Ukrayna arazilerinde görmekteyiz. Burada onların temel yerleşim alanları, Dunay ve Don nehirlerinin aşağı akarı, Kırım yarımadası ve kuzey Karadeniz kıyıları idi. Kuzey sınırlarının neresi olduğu bilinmeyen İskitler, kendi kralları olan bir çok büyük kabileden oluşmaktaydı.
M.Ö. 5-4. yy’ın ortalarında Kral Atey, diğer İskit hükümdarlarını alt ederek iktidarı ele geçirdi ve sonra Azov Denizi’nden Dunay Nehri’ne kadar uzanan arazilerde yaşayan İskitleri Krallığı altında birleştirmeyi başardı. İskitlerin kırımdaki yükselişi ise M.Ö. 2. yy’da baş gösterdi. Bu dönemde İskitler Olviya’yı ve Xerson’u da kendi hükümranlıkları altına aldılar. Kürtçe toponimlerin ağırlıklı bölümü tam da Xerson eyaletinde bulunmaktadır.
Stetsyuk’un araştırmalarından çıkan sonuçlara göre, birçok İskit onomastikasını Kürt dillerinde açıklanması, İskitler’in bir kolunun Kürt dilini kullandığını ve Kürt olduğunu açığa çıkarmaktadır. İskitlerden kalma ve somut olarak belli bir arazide yerleşen 250 yer isminin Kürtçe olması, Kürt İskitler’in daha detaylı araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Günümüzde Ukrayna’da Yaşayan Kürtler: 20.yüzyılda Kürtler, Ukrayna’ya Sovyetler birliğinin kuruluşundan sonra, bireyler ve aileler biçiminde yerleşmiştir. Sovyetlerin çöküşüyle birlikte buraya Kafkasya ülkelerinden Kürt göçü artış göstermiştir. Ayrıca Kürdistan’ın ayrı ayrı parçalarından eğitim ve iş amacıyla gelip burada daimi yaşayan belli bir Kürt topluluğu bulunmaktadır.
Ukrayna Kürtleri ağırlıkta başkent Kiev, Odessa, Xarkov, Nikolayev, Xerson, Zaporojye, Donestk ve Kırım bölgelerinde yerleşmişlerdir. Ukraynalı yetkililerin kendi itiraflarına göre, ülkede bulunan bu halkın gerçek sayısı hakkında sağlıklı malumat bulunmamaktadır. Bazı rakamlar, Kürtler’in Ukrayna’da 15-20 bin civarında olduğunu gösterse de bu rakamlar gerçek Kürt nüfusunun çok çok altındadır.
Bu ülkede Kürtler’in ulusal-kültürel haklarının korunması ve savunulması amacıyla merkezi Kiev olmak üzere “Medya Birliği” oluşturulmuştur. Birlik, Kürtler’e dönük sosyal-kültürel faaliyetler yürütmenin yanı sıra, ülkenin siyasal ve toplumsal yaşamına katılım sağlamak perspektifine de sahiptir.
1990 ortalarından sonra birkaç yıl boyunca “Medya” birliğine bağlı Rusça ve İngilizce dillerinde dönemsel “Midya’nın Sesi” gazetesi faaliyet göstermiştir. Halihazırda burada folklor grupları ve Kürtçe eğitim kursları mevcuttur.
Ukrayna Kürtleri’nin ağırlıklı bir bölümü de Odesa bölgesinde oturmaktadır. Burada oluşturulan Kürt Milli, Kültürel ve Tarih Merkezi; Kürt dilini, kültürünü, sanatını, gelenek ve göreneklerini ayakta tutmayı, ülkede yaşayan Kürt ahaliye sosyal, hukuksal destek sunmayı, onların ailelerine yardımda bulunmayı, gençleri ulusal ruh ve kültür ekseninde eğitmeyi, Kürtler ve diğer halklar arasındaki dostluk ilişkilerini geliştirmeyi ana hedefleri arasına almıştır.
Ayrıca Xarkov, Nikolayev, Xerson eyaletlerinde de Kürt dernekleri bulunmaktadır. Beyaz Rusyanın Minsk kentinde şair, Aktivist Ganada Çerkezya’nın öncülüğünde oluşturulan Kürdistan Derneği, Ukrayna Kürt Dernekleri ile dayanışma esprisine uygun bir tarzda çalışma yürütmektedir.
ANADOLU’DA YAŞAYAN SÜRGÜN KÜRTLER – 1:
Orta Anadolu’da yaşayan Kürtler hakkındaki araştırmalar sonucunda yazılan eserlerde Kürtler’in ilk defa Orta Anadolu’ya ne zaman yerleştikleri noktasında net bir bilgiye ulaşılamamaktadır. Verilen bilgiler ise iddia düzeyinde kalmaktadır. Bu iddialardan birinde İngiliz araştırmacı yazar Mark Sykes, Kürtlerin ilk defa, Yavuz Sultan Selim tarafından yapılan zorunlu göçler (diasporalar) sonucunda Anadolu’ya yerleştiğidir.
Başka bir araştırmacı ise Kürtlerin Anadolu ve Rumeli topraklarına göçünün Moğollar’ın saldırıları sonucunda başladığını iddia ediyor. Moğollar’ın; 1225, 1243, 1258 yıllarında Transkafkasya, Küçük Asya ve Bağdat’a yönelmeleri esnasında önlerine gelen her şeyi yakıp-yıktıklarını; genç, ihtiyar, kadın ve çocuk ayırt etmeksizin katlettiklerini ve bu katliamlara da en çok Kürt’lerin maruz kaldığı bildirilmektedir. O dönemde Musul’da yaşayan ve Moğol katliamlarını yakından izleyen İbn-al-Asır’ın ifadeleri bu zulmü anlatmaya yetiyor; “…Ne çare, anam beni doğurmasaydı daha iyiydi. Keşke bundan önce ölseydim de sonsuza değin unutup unutup kalsaydım… Kimseyi bırakmıyorlardı; kadınları, kocaları ve çocukları öldürüyorlardı, hamile kadınların karnını deşiyor ve dölüt halindeki yavruları öldürüyorlardı.” (V. Gordlevski, Anadolu Selçuklu Devleti, s.63)
Bu dönemde Kürtler ve bölgede yaşayan diğer azınlıklar, Anadolu’ya ve Rumeli’ye doğru toplu göçlere mecbur kalmışlardır. Ve Kürtler’in Anadolu ile tanışmalarının bu dönemlere dayandığı da araştırma kaynaklarında geçmektedir.
Bazı kaynaklarda da, Malatya bölgesinde hakimiyet sahibi olan bazı Kürt Aşiretleri’nin Orta Anadolu’dan geçerek, Eskişehir ve Afyon bölgeleri arasında kalan Kütahya civarlarına yerleştikleri ve burada kurulan Germiyanoğulları Beyliği’nin kuruluş çalışmalarına katkı sundukları belirtilmektedir. Başka araştırmacılar da bu konuda Germiyanoğulları Beyliği’nin yarısının Kürtler’den oluştuğunu vurgulamaktadırlar.
Araştırmacıların ortaya koyduğu bu çalışmalara baktığımızda, Kürtlerin Anadolu’ya ve Batıya ilk göçleri (diasporaları); Bizanslılar, Selçuklular, Moğollar, Germiyanoğulları ve Osmanlılar dönemlerinde gerçekleşmiştir. Bu saltanat yönetimlerinin de bölge üzerindeki hakimiyetleri 12. ve 19. yüzyıllar arasına denk gelmektedir. Bu da göstermektedir ki, değişik nedenlerden dolayı vatanlarını terk etmek zorunda kalan/bırakılan Kürtler’in, Anadolu ve Batıyla tanışmaları 12. yüzyıla kadar dayanmaktadır.
Kürt halkının tarihinde acılarla, gözyaşlarıyla, kanla ve hasretlerle kara bir sayfayı oluşturan diasporalar, sadece bu dönemlerle sınırlı kalmamıştır. Kürdistan’ın beş parçasında Kürt halkına yaşatılan ve reva görülen zulüm, sürgün, asimilasyon ve soykırımlar günümüzde hâlâ devam etmektedir. Yaşadığımız bu çağda, Kürdistan’da ve Ortadoğu’da Moğolları, Timurları, Cengizleri aratmayan nice zalim yönetimler ve yöneticiler bulunmaktadır.
17. yüzyıl sonları ve 18. yüzyıl başlarında, Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde çok kapsamlı ve zorunlu iskân hareketleri yaşanmıştır. Bu dönemde birçok Kürt, Anadolu’nun değişik bölgelerine zorunlu bir şekilde sürgün edilmiştir. Sürgün edilen bu Kürtler, anavatanları olan Kürdistan’a bir daha dönmemeleri için Osmanlı yönetimi tarafından uygulanan insanlık dışı uygulamalara maruz kalmışlardır.
Osmanlı yönetiminin, Kürt halkına karşı uyguladığı ağır politika ve uygulamalara daha fazla dayanamayan ve isyan eden birçok Kürt aşiretinden biri olan Celâlî Aşireti’nin başkaldırdığı yıllarda daha çok; Amed, Van, Musul gibi Kürdistan’ın büyük şehirlerinde yaşayan Kürtler yoğun ve zorunlu bir diasporayla karşı karşıya kalmıştır.
Osmanlı yönetiminin takip ettiği yıllarda süreç içerisinde Kürt’lere yönelik diasporalar planlı bir şekilde devam etmiştir. Diasporaya uğrayan Kürt Halkı’nı sürgünde bekleyen diğer bir insanlık dışı uygulama ise ‘beyaz jenosid’ olarak da ifade edilen asimilasyon politikalarıydı. Yani bu halkın değerlerinden, kültüründen, inançlarından, tarihinden, dilinden ve özünden koparılması ve kendisi olmaktan çıkarılması amaçlanmaktaydı. Uzun yıllar boyunca bu politikaların acımasızlığıyla karşı karşıya kalan diaspora Kürtleri, süreç içerisinde çoğunluklu olarak asimilasyonların kirli ve alçak yüzüne yenilmiştir. Bugün Torosların ve Anadolu’nun bazı bölgelerinde yaşayan, insanlığın büyük bir ayıbı asimilasyon politikaları sonucunda zorla Türkleştirilmiş Kürt aşiretlerine rastlamaktayız.
Özellikle Osmanlı’nın dağılma dönemlerinde ve TC’nin kuruluşundan sonra milyonlarca Kürt yerinden-yurdundan ve değerlerinin birçoğundan koparılmıştır. Bu dönemlerden günümüze kadar geçen süreç iyi araştırıldığında, bugün Anadolu ve Trakya’nın bütün il, ilçe ve köylerinde sürgün edilen Kürtler’in izlerine rastlanılmaktadır. Bu durum da bize göstermektedir ki Kürtler’in Anadolu’ya sürülmesi, Osmanlı’dan TC’ye miras kalan bir devlet politikası olarak uygulanmıştır ve bu politika, cumhuriyetin kuruluşundan sonraki dönemde de (-mecburi iskan politikasıyla-) daha yoğun ve sistemli olarak uygulanmıştır.
1925′de gerçekleşen ve Kürt tarihindeki önemli başkaldırılardan biri olan Şeyh Said Kıyamı’ndan sonra birçok Kürt, Anadolu’nun değişik yörelerine sürgün edilir. Bu kıyamdan sonra, kıyama katılanlar ve destek verenlerin yanı sıra bu kıyamlara katılmayıp da TC’nin saflarında bulunarak ona yardım eden birçok Kürt aşiret reisi, ağa ve beyleri de bu sürgünlerden nasiplerine düşeni almışlardır. Bu nüfuz sahipleri ile birlikte onların aşiretleri ve sülaleleri de sürgün edilmişlerdir.
Resmi zihniyetin amacının, sadece kıyamı bastırmak ve sonrasında kıyama katılanları cezalandırmakla sınırlı olmadığını; asıl amacının bunlarla birlikte, Kürdistan’ı tamamen kendi kontrolüne alıp Kürt Halkı’nı asimile ederek Türkleştirme politikalarını hayata geçirmek olduğunu yine resmi kaynaklarda görebiliyoruz. Bu konuda Şark İstiklal Mahkemesi’nin o dönemdeki savcısı Ahmet Süreyya Özgeevren, dönemin başbakanı ve (aslen Kürt olan!) İsmet İnönü’ye şu telgrafı çekmektedir;
“…İsyan; Müstakil bir Kürdistan teşkili maksadıyla vukua gelmiştir. Birçok seneler hep bu gaye için çalış(ıl)mış olduğu muhakkaktır. Bu ruhun ölmesi ve öldürülmesi en mukaddes bir fariza-i milliyedir. (Özgeevren, s. 128)
Şeyh Said Kıyamı’nın bastırılmasından sonra yüz binlerce Kürt’ün, sistematik olarak Trakya, Orta ve Batı Anadolu’ya göçertildiği, sürgün edildiği TC resmi kaynaklarından da anlaşılmaktadır. Diasporalarla ilgili olarak 31.05.1926 tarih ve 885 sayılı İskân Kanunu, Kürtlerin sürgün edilmesi için resmi bir kılıf olarak yürürlüğe konulmuştur. Kanuna ilk bakıldığında sanki gerçekten sürgün edilenlerin menfaat ve çıkarlarına hizmet edeceği izlenimi verilmek istense de gerçeklerin böyle olmadığı net bir şekilde görülmektedir.
Bu yasaya göre “gezici aşiretler ve genellikle göçebeler ve sağlık sebebiyle göçertilmesi gerekenler ya da ormanlar içinde geçim kaynaklarından yoksun bulunan köylülerin elverişli ve uygun yerlere göçertilmesi ve iskânları ve evleri dağınık köylerin birleştirilmeleri” konularında gereken işlemlerin yapılması için Bakanlar Kurulu’na yetki verilmektedir. Aynı yasanın 6. maddesi de, gereken toprak ve değerlerinin Borçlanma Yasası Kuralları içerisinde Bakanlar Kurulu’nca verilebileceği kuralını getirmektedir. (Yrd. Doç. Dr. Zeki ÇEVİK, Türkler Ansiklopedisi, Anakara, Yeni Türkiye Yayınları, 2002, c.XVII, s, 677-686)
Sözü edilen yasaya göre TC yönetiminin, istediği kişileri Kürdistan’dan başka bölgelere göçertebileceği hükmü getirilmiştir. Böylece esaret altındaki mazlum Kürt Halkı’nın akıbetini TC yönetiminde bulunan sivil ve asker yöneticilerin keyfi uygulamaları belirleyecekti.
Şeyh Said Kıyamı’nda TC yanlısı davranan birçok Kürt aşiret ve ileri gelenleri de bu sürgünlerden nasibini almıştır. Kürt tarihinden ibretler çıkaramama basiretsizliğini gösteren bu ihanetçiler, ihanetlerinin mükâfatı olarak sürgünlerle ödüllendirilmişlerdir. Örneğin; Mart 1926′da bayındırlık eski bakanı Diyarbakırlı Fevzi Pirinççizade Ankara’ya ve Malatya Eski Mebusu Hacı Bedir Ağa da Mersin’e sürülmüştür. (The Times 30.03.1926) Bu iki kişi, bu trajik durumun sadece birer örneğini teşkil etmektedirler.
Şeyh Said Kıyamı’ndan sonra, bu politikaların en ağır ve en acı boyutunu bizzat kıyama katılanların aileleri ve yakınları yaşamıştır. Şeyh Said’in ailesi Trakya’ya, Cibranlı Halid Bey’in ailesi de Muğla’ya sürgün edilmiştir. Bu aileler buralarda çok zor şartlar altında ve tecritlerle hayatta kalma mücadelesi vermişlerdir.
Ayrıca İstiklal Mahkemeleri’nde suçu(!) tespit edilemeyen bölgedeki diğer nüfuz sahibi ve kalabalık aileler için mahkeme heyeti tarafından 12.06.1925 tarihinde Mustafa Kemal’e ve İsmet İnönü’ye şu tavsiyeler yapılmaktadır:
“Bu bölgedeki derebeylik gelenekleri ortadan kaldırılmalıdır. Bunun için masum halk üzerine baskı yapan ve nüfuz yürüten kimselerden isyanla ilişkisi bulunduğu anlaşılanlar hakkında mahkeme kanunen gereken kararları vermekte devam edecektir. Ancak suçları tespit edilemeyeceklerin hüviyetlerine bakılmadan bu bölgeden uzaklaştırılmaları suretiyle halkın geniş, serbest nefes almasına, memurların çeşitli tesirler altından kurtarılarak serbestçe vazife görmelerine imkân verilmelidir.” (Özgeevren, s.148)
Yukarıda mahkeme heyetinin gönderdiği tavsiyelere bakıldığında dikkatimizi çeken ilk şey, sanki burada sorunların kaynağını feodalizm (derebeylik) oluşturmakta ve bu bölgede feodalizmin kaldırılması ile sorunların çözüme kavuşacağı izlenimi verilmektedir. Ama asıl amacın bu olmadığını, Kürt ulusal mücadelesinin tekrar etmemesi ve bu mücadeleyi verecek olan potansiyelin dağıtılması olduğu her yönüyle anlaşılmaktadır.
TBMM’de Diyarbakır milletvekilliği yapan öğretmen Mustafa Akif Tütenk, o dönemde sürgün edilen Diyarbakırlı’lar hakkında tuttuğu notlarda şunları ifade etmiştir:
“Mütegallibe namiyle maddi, manevi, kuvveti hâiz olan zengin ve fakir kimseler, kafile halinde tehcir edildi”. (Tütenk, s. 343)
Yine Tütenk’e ait kaynaklardan, bu dönemde sürgün edilen Diyarbakırlıların daha önce de Kürt sürgünlerine ev sahipliği yapan Burdur’a sürgün edildiği anlaşılıyor.
1925′de Şeyh Said Kıyamı’na katıldığı için 15 yıl ağır hapis cezasına çarpıtılan Hasan Hişyar da, Niğde Cezaevi’nde bulunan 24 Kürt hükümlüden başka, Niğde’de 270 Kürt ailenin sürgünde bulunduğunu belirtir. (Kutlay, Naci, 21. Yüzyıla Girerken Kürtler, Pêrî yayınları, İstanbul, 2002, s.2). Yine bu dönemde “Kürdistan’daki hapishanelerde 50 bin kadar mahpusun öteki (Kürdistan dışındaki) hapishanelere sürüldüğü” belirtilmektedir. (Cemil Paşa, Ekrem, Muhtasar Hayatım, s.61).
Bu dönemde, 1927′de çıkan 1097 sayılı yasa, sürgünlerin nasıl devlet politikası halinde uygulandığını net bir şekilde ortaya koymaktadır; “Bazı Eşhasın Şar Menâtıkından (Mıntıkalarından) Garp Vilayetlerine Nakline Dair Kanun” olarak bilinen bu yasanın birinci maddesinde; “İdarî, askeri ve toplumsal nedenlerle Doğu sıkıyönetim bölgeleriyle Beyazîd vilayetinden bin dörtyüz (1400) kadar şahsın ve şahısların aileleriyle, seksen (80) asî ailesinin ve söz konusu bölgedeki ağır ceza mahkûmlarının Batı vilayetlerine nakli için hükümete izin verilmiştir.” (Kürt Milletinin 60 Yıllık Esaretten Kurtuluş Savaşı Hatıraları, İkinci Basım, Sadeleştiren Ve Notlayarak Yayına Hazırlayan; Mehmet Bayrak, s.245). Hükümet, bu yetkisini kullanarak; “nakli” gerçekleştirmiştir.
(Beysanoğlu Şevket, Anıları Ve Kitabeleri İle Diyarbakır Tarihi Cumhuriyet Dönemi, c.3, s.1028).
O döneme ait yukarıda verilen bilgiler ışığında, sadece bir defada yaklaşık 7-8 bin insanın sürgüne gönderildiği tahmin edilmektedir. Ayrıca 1925 ile 1938 yılları arasındaki 13 yıllık zaman dilimi içinde mecburi iskânlarla ilgili olarak on (10) ayrı yasa çıkarıldığını ve her defasında da Kürt’lerin sürgün edildiğini unutmamak gerekir. (Beşikçi İsmail, Kürtlerin Mecburi İskanı, s.207-208)
Şeyh Said Kıyamı’ndan sonra başlayan 1926 sürgünlerinin en çarpıcı yönü ise, ilk sürgün edilenlerin, halkına ve vatanına karşı ihanet içerisinde olan, TC ile işbirliği içindeki Kürt aşiretlerin olmasıdır. “İsyan(ın) başladığı tarihten bir sene geçmeden Kürdistan’ı Kürtler’den boşaltmak isteyen Ankara Hükümeti, ilk evvela aşiret reislerini, tanınmış eşhası Kürdistan’dan Anadolu’ya nakletmeye başladı. Dikkate şayan olan cihet, Türk hükümetinin isyan esnasında kim kendisine yardım ettiyse evvela bunları ilk kafile olarak nefi (sürgün) etmesiydi…” (Silopi Zınar, Doza Kurdistan, s. 104-105)
Ağrı Direnişi ile bağlantılı olarak 1930′larda Erciş yakınlarında Gelîyê Zîlan’da direnişler görülür. Ama TC burada da kadın, erkek, çocuk, genç, ihtiyar gözetmeksizin Zilan Deresi’nde tam anlamıyla soykırım gerçekleştirir. Bu katliamdan ise sadece bir aile kurtulmayı başarır ve o aile de Çanakkale’ye sürgün edilir.
TC resmi zihniyetinin bu konudaki politikalarının daha iyi anlaşılması için, TC İçişleri Bakanı’nın, 1930′da “gayet gizli ve zata mahsustur” damgalı bir genelgesine bakmak yeterli olacaktır;
“Kıyafetin, şarkıların, oyunların, düğün ve cemiyet âdet ve ananelerinin de milliyet ve ırk hislerini daima uyanık tutan ve cemaatleri mazilerine bağlıyan rabıtalar olduğu unutulmamalı, binaenaleyh lehçeyle beraber bu gibi aykırı âdetleri de fena ve zararlı görmek ve bilhassa kötü göstermek ve hiçbir suretle tergip ve teşci edilmeyerek (isteklendirmeyerek ve cesaretlendirmeyerek) adî ve iptidaî mahiyetleri her vesile ile teşhir olunarak takbih ve tayip edilmeli (çirkin gösterilmeli ve ayıplanmalı), o lehçeyi konuşan zümrelere mensup fertlerin ve ailelerin isim ve lakaplarını Türkçeleştirmek, nüfustaki kayıtlarını ve künyelerini fırsat düştükçe tashih etmek ve kendilerine hiçbir suretle meselâ Boşnak, Çerkes, Laz, Kürt, Abaza, Gürcü, Türkmen, Tatar, Afşar, Pomak lakabı vermemek, köylerin o lehçedeki isimlerini değiştirmek ve meselâ Çerkes Köyü vesaire gibi ayrılıklara müsaade etmemek ve ettirmemek ve yerlileri buna alıştırmak, evlerinde ve aralarında Türkçe konuşturmak ve öz yüreklerinden kendilerine Türküm dedirtmek, hülâsa dillerini, adetlerini ve dileklerini Türk yapmak, Türkün tarihine ve bahtına bağlamak her Türk’e teveccüh eden milli ve mühim bir vazifedir.” (Aktaran: Bayrak, Mehmet, Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri, s. 508-509)
7 Kasım 1931 tarihli Akşam Gazetesi’nde, mecburi iskâna tabi tutulanlardan Xalîkanlı aşiretiyle ilgili şöyle bir haber yer alır: “İkinci kafile Halikanlı aşireti efradı geliyor.”
“Şark hududundaki bazı aşiretlerin garp vilayetlerinde iskân edilmesi evvelce kararlaştırılmıştı. Bunun üzerine ilk olarak Ağrı Dağı’nın yamaçlarındaki Halikanlı Aşireti’nin nakli muvafık görülmüş ve ilk kafile Trabzon’a gelerek buradan vapurla sevk edilmişti. Halikanlı Aşireti aslen Türktür. Ve diğer aşiretlere nispeten çok kalabalıktır. Bu aşirete mensup ikinci kafile de hayvanlarla birlikte Trabzon civarına gelmiştir. Kafile Trabzon ile Maçka arasında vapur beklemektedir. Halikanlı Aşireti efradı; uyanık, gürbüz, çalışkandırlar. İskân edildikleri yere faideli bir unsur olacakları şüphesizdir.” (Akşam Gazetesi.7 Kasım 1931)
Kaynaklar:
1- (V. Gordlevski, Anadolu Selçuklu Devleti, s.63)
2- (Mehmet Ersöz, Atatürk, Milliyetçilik, Doğu Anadolu, Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı, İstanbul, 1987, s.147.)
3- (Özgeevren, s. 128)
4- (Yrd. Doç. Dr. Zeki ÇEVİK, Türkler Ansiklopedisi, Anakara, Yeni Türkiye Yayınları, 2002, c.XVII, s, 677-686)
5- (The Times 30.03.1926)
6- (Özgeevren, s.148)
7- (Tütenk, s. 343)
8- (Kutlay, Naci, 21. Yüzyıla Girerken Kürtler, Pêrî yayınları, İstanbul, 2002, s.2).
9- (Cemil Paşa, Ekrem, Muhtasar Hayatım, s.61).
10- (Kürt Milletinin 60 Yıllık Esaretten Kurtuluş Savaşı Hatıraları, İkinci Basım, Sadeleştiren Ve Notlayarak Yayına Hazırlayan; Mehmet Bayrak, s.245).
11- (Beysanoğlu, Şevket, Anıları Ve Kitabeleri İle Diyarbakır Tarihi Cumhuriyet Dönemi, c.3, s.1028).
12- (Beşikçi, İsmail, Kürtlerin Mecburi İskanı, s.207-208)
13- (Silopi, Zınar, Doza Kurdistan, s. 104-105)
14- (Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1972, s. 351-352)
15- (Aktaran: Bayrak, Mehmet, Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri, s. 508-509)
16- (Akşam Gazetesi.7 Kasım 1931)
17- (Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), s.491)
18- (Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), s.451)
19- (The Times, London, 31 Aralık 1941)
20- (Avras, İbrahim, Tarihi Hakikatler (İbrahim Arvas’ın Hatıratı), 1964, s.52)
21- (Beşikçi, İsmail, Kürtlerin Mecburi İskânı, s.137, 142, 146)
22- (Kaya, Ferzende, Mezopotamya Sürgünü Abdulmelik Fırat’ın Yaşam Öyküsü, Anka Yayınları, İstanbul, 2. Basım, 2003, s.58)
23- (Beşikçi, İsmail, Kürtlerin Mecburi İskânı, s.146)
24- (Göç-Der 2002 Raporu)
25- (Milliyet 10 Aralık l997)
Anadolu’da Yaşayan Sürgün Kürtler-2
5 Mayıs 1932′de yürürlüğe giren yeni sürgün kanunu gereğince, Türkiye dört sürgün bölgesine ayrıldı. Sürgün bölgelerinin üçü Kürdistan’daydı.
1. Kanun, aşiretlere hiçbir manevi şahsiyet tanımayacaktır. Bu alanda elde edilen her hak, mahkeme kararlarına veya başka vesikalara da dayalı olsa, ortadan kalkacaktır.
2. Reis, bey, ağa ve şeyhlerin selahiyetleri hangi karar ve vesikaya dayalı olursa olsunlar gelenek ve göreneklere dayanan bütün kurumlar ortadan kalkacaktır.
3. Bu kanunun yürürlüğe girme tarihinden önce reisleri, beyleri, ağaları ve şeyhleri ile temsil edilen aşiretlerin manevi şahsiyetlerine ait olan bütün taşınmayan mallar, hangi hüküm ve vesikaya dayalı olurlarsa olsunlar, devletin mülkiyetine geçeceklerdir.
4. Bu gayri-menkuller, Bakanlar Kurulu’nun kararıyla ve hükümet kararnameleriyle toprağa ihtiyacı olan göçmen ve çiftçilere dağıtılacak ve verilecektir.
5. İçişleri Bakanı, Bakanlar Kurulu’nun kararıyla bu kanunun yayınlanmasından önce reis, bey, ağa veya şeyh olanları, sınırlarda casusluk yaptıkları şüphesini uyandıranları, Doğu’da hakim olan şahısları ve ailelerini, iki numaralı bölgeye sürme ve orada iskan ettirme selahiyetine sahiptir.
6. Türkçe’den başka bir ana dil konuşanların yeni köy veya mahalleler, sanatkar, memur veya sınıf birlikleri kurumları, veyahut bir köyü, bir mahalleyi, bir meslek örgütünü veya bir iş dalını, sadece kendilerine bağlı olanlara ayırmaları yasak olacaktır.
7. İçişleri Bakanı, Bakanlar Kurulu’nun kararıyla, adı geçen birlik ve kümeleşmeleri, hatta şimdiye kadar mevcut olanları bile dağıtmak yetkisine sahip olacaktır.
8. Yabancılar köylere yerleşmeyeceklerdir. Kasaba ve şehirlere yerleşen yabancıların sayısı belediye sınırları içindeki toplam nüfusun yüzde 10′unu aşmayacaktır.
Kıyamdan bir yıl sonra (1926) gerçekleşen diasporaların ardından, aradan geçen 10 yıllık süreçten sonra Kürdistan’da 1936′da ikinci bir diaspora yaşanmaktaydı. TC resmi düşüncesi, Kürdistan’ı tamamen hâkimiyeti altına alma ve Kürt Halkı’nı asimile ederek Türkleştirme politikaları doğrultusunda ‘ulusal kimlik’ şiarıyla 1936′da Kürdistan’da yeni diasporalar gerçekleştirmekte idi.
1936′da Birinci Umum Müfettişi olan Abidin Özmen tarafından, resmi zihniyetin ‘ulusal kimlik’ politikası çerçevesinde başta Amed olmak üzere Kürdistan’da yaşayan birçok aile; Karadeniz, Ege ve Trakya bölgelerine sürgün edilmiş ve buralarda zorunlu iskâna tabî tutulmuşlardır.
TC tarafından 1932 yılında yürürlüğe konulan yeni sürgün kanununa karşı çıkmak ve halkı bu konuda direnişe kaldırmak için Xoybun Örgütü tarafından 16 Haziran 1932 bir bildiri yayınlanır. Bu bildirinin içeriğinde; “TC tarafından uygulanan kuşatılmaya, istilaya, imhaya ve haksızlıklara karşı mücadele edilmesi gerektiği” ağırlıklı olarak vurgulanmaktadır.
TBMM, Kürt Halkı’nı sindirmek ve asimile etmek için her fırsatta sürgün kanunları çıkararak yıldırım hızıyla kabul ediyor ve uygulamaya koyuyordu. Bunlardan biri de Bakanlar Kurulu’nun 4 Mayıs 1937 tarihinde aldığı bir karardır ve şöyle geçmektedir; “Tunceli (Dersim) Bölgesi’nde şimdilik 2000 kişinin nakli tertibatı hükümetçe ele alınmıştır.” (Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), s.491)
Kürdistan tarihinin en önemli dönemlerinden biri de Dersim Direnişlerinin olduğu dönemdir. Bu dönemlerde Dersim’de in-sanlar topluca katlediliyor, ormanlar ve doğa tahrip ediliyor, hayvanlar telef ediliyordu. Kısacası hayat, Dersim’de yaşanmaz hale getiriliyordu. Bu yapılanların ardından sağ kalanlar ise sürgün ediliyorlardı.
Bakanlar Kurulu’nun 6 Ağustos 1938 tarihinde aldığı başka bir kararda ise şu ifadeler geçmektedir: “Tunceli halkından ve yasak bölgelerin içinden ve dışından 5000-7000 kişinin batı illerine nakil ve iskânı; yasak bölge dışında bulunan fakat yerlerinde bırakılması caiz olmayan aşiret reisleri, kolbaşıları, seyit ve şerirlerle bunların aile ve yakınlarının da batıya nakle tabi tutulmaları (…), ele geçen mahkûmların hükümlerinin infazları…” (Türkiye Cumhu-riyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), s.451)
Dersim direnişleri, katliam ve talanlarla 1938′de son buldu. ‘Resmi bir belge bulunmamasına rağmen bazı kaynaklar Dersim’deki direnişlerden sonra 3 bin ailenin sürgünlere zorlandığını belirtir’ (The Times, London, 31 Aralık 1941)
Sürgünler hakkında başka bir tanık ise Kemalistliği ile tanınan, uzun yıllar Van ve Hakkâri milletvekilliği yapmış olan Şeyh İbrahim Arvas’tır. Ona göre; ” Şark illerimizdeki nakl û teb’id (nakil ve uzağa gönderme) işi bir facia oldu. Hele mahkum olanların bir çok ailelerine kan ağlattılar, on bini müecaviz olan menkullerden (on binden fazla nakledilen kişiden) Garp ve Trakya vilayetlerinde(ki) binlerce insan sıkıntı ve ızdırap içinde idi. Bazen baba bir vilayete, oğlu diğer bir vilayete verilirdi, yan yana gelemiyordu.” (Avras, İbrahim, Tarihi Hakikatler (İbrahim Arvas’ın Hatıratı), 1964, s.52)
14 Haziran 1934 tarih ve 2510 sayılı Mecburi İskân Yasası’nda Türk ırkından olmayan ya da ana dili Türkçe olmayan kişilerin durumu, kanunlarda net bir şekilde belirtilmiştir:
“Türk ırkından olmayanlar, hükümetten yardım istemeseler bile hükümetin göstereceği yerde yurt tutmağa ve hükümetin izni olmadıkça buralarda kalmağa mecburdurlar.” (Madde 7)
“Ana dili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri yasaktır.” (Madde 11)
“Türk ırkından olmayanların serpiştirme suretiyle köylere ve ayrı mahalle veya küme teş-kil etmeyecek şekilde kasaba veya şehirlere iskânları mecburdur.” (Madde 13) (Beşikçi İsmail, Kürtlerin Mecburi İskânı, s.137, 142, 146)
Sürgüne gönderilmeleri yetmezmiş gibi bir de aileleri bölüp parçalamak suretiyle bu halkın asimilasyonu hedeflenmekte idi. Şeyh Said’in sürgünde doğan torunlarında Abdulmukit Septioğlu, annesinin söylediklerini şu şekilde aktarıyor; “O kadar acı günler geçirdik ki, babam idam edildi, kardeşlerim hepsi firar ettiler, amcalarım öldürüldü, malımıza mülkümüze el konuldu; fakat bunların hiçbiri o gün gibi acı gelmedi bana; O gün bizi Vize’ye (Kırklareli ilinin ilçesi) götürdüklerinde, (oradan) her birimizi bir yere verdiler, bizi birbirimizden ayırdılar. O zamanki acı ve ızdırabı hiçbir zaman unutamam.” (Kaya Ferzende, Mezopotamya Sürgünü Abdulmelik Fırat’ın Yaşam Öyküsü, Anka Yayınları, İstanbul, 2. Basım, 2003, s.58)
Bunun yanı sıra Mecburi İskân Yasası; ‘Türk muhacir ve mülteciler’ için farklı işlemekte idi; “Türk muhacir ve mülteciler hısım ve akrabalarının bulundukları yerde iskân olunurlar.” (Madde 16) (Beşikçi İsmail, Kürtlerin Mecburi İskânı, s.146)
TC, Kürdistan’ı ve Kürtleri hedef alarak 1920-1940′lı yıllarda Takrir-i Sükûn, İstiklal Mahkemeleri, Şark Islahat Planı ve Tunceli Kanunu gibi kanunlar çıkararak Kürtler’in Anadolu’da ve diğer sürgün bölgelerinde çoğunluk oluşturmayacak şekilde iskana tabi tutmuştur. Sistemin bu diasporaları gerçekleştirirken izlediği yöntemlere baktığımızda, zorbaca bir mantık taşıyan kanunların yine zorbaca yöntemlerle uygulandığı fark edilecektir. Bu döneme kadar gerçekleşen sürgünler sonucu Kürtler, Anadolu’nun birçok il, ilçe ve köylerine zorunlu bir şekilde yerleştirilmiştir. Bu il merkezleri ise şöyledir: Afyon, Ankara, Aydın, Amasya, Adana, Aksaray, Bayburt, Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Çorum, Denizli, Edirne, Eskişehir, Gümüşhane, İstanbul, İzmir, Karaman, Kayseri, Kastamonu, Kütahya, Kırşehir, Kırklareli, Kocaeli, Konya, Manisa, Muğla, Nevşehir, Niğde, Samsun, Sinop, Tekirdağ, Trabzon, Tokat, Uşak, Yozgat.
Tabi bu dönemlerden sonra da sürgünler sistematik bir şekilde devam etmiştir. Fakat bu dönemden sonra sürgün politikasının, farklı yöntemler kullanılarak uygulandığını görmekteyiz. Sistemin sürgün mantığı aynı şekilde işlemekle beraber, Kürt Halkı bu defa ekonomik açıdan bir kuşatmaya ve imhaya tabi tutulmuştur.
Bu yeni süreçte Kürt Halkı’nın geçim kaynakları bir bir ortadan kaldırılmakta idi. Hayvanlar telef edilmekte, tarım alanları ve ormanlar yakılıp yıkılmakta, köyler boşaltılmakta, insanlar evsiz-barksız bırakılmakta idi. Her türlü talan, yağma, baskı, dayatma, korkutma, sindirme ve katletme yöntemleri ile kuşatılan Kürtler; böyle bir kaos ortamında can endişesi ile, sahip oldukları bütün maddi imkan ve olanakları bırakarak mülteci durumuna düşmüş, Anadolu’ya ve başta Avrupa ülkeleri olmak üzere bir çok değişik ülkeye iltica etmek zorunda bırakılmıştır.
1940′lı yıllardan sonraki sürgünlerin bir diğer nedeni ise, tek parti diktatörlüğü sürecinin ardından sosyal ve siyasal yaşamda meydana gelen yeni gelişmelerdir. TC tarihinde çok partili dönemin başlamasıyla Kürdistan’da da bu anlamda hareketlilik görülmeye başlanmıştı. Siyasal anlamda Kürt sorununa çözümler bulmak amacıyla bir çok parti, grup ve örgütlerin çalışmaları görülmektedir. Kurulduğu günden beri, Kürdistan’daki en ufak bir siyasi talep ya da çalışmaya tahammül etmeyen ve Kürt Halkı’nı sürekli bir şekilde esaret altında tutmak isteyen sistem; bu tür yapıların istem, amaç ve çabalarına karşı acımasız davranarak bir çok yapıyı ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Türk siyasi tarihinin ayrılmaz bir parçası olan askeri darbeler kuşağı da, yine bu yıllara denk düşmektedir. Yapılan her askeri darbede her zaman için ilk hedef Kürtler ve Kürdistan idi. Özellikle bu askeri darbelerde ayrım gözetmeksizin Kürt Halkı’nın her kesimine karşı uygulanan gayri insani yöntemler, baskılar, işkenceler ve katliamlar karşısında bir çok Kürt, yurdunu terk ederek, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın dört bir tarafına siyasi sığınmacı olarak iltica etmek zorunda bırakılmıştır.
1940′lı yıllardan 1980′li yıllara kadar geçen süreçte Kürt disaporasını kısaca bu şekilde izah edebiliriz. Kürdistan tarihinin son 25 yıllık sürecine baktığımızda, sistemin bilinçli politikaları sonucu geliştirdiği yeni versiyon sürgün yöntemleri, Kürt Halkı’na karşı sistematik bir şekilde uygulanmaktadır. Bu yeni versiyon Kürt diasporasına hazırlanan kılıf ise Kürdistan’daki son 25 yıllık “Kirli Savaş” olarak görülmektedir.
1980′li yıllardan bugüne değin Kürdistan’da sürdürülen kirli savaş, en çok bölgede yaşayan Kürt Halkı’na zarar vermiştir. Kanunsuz ve kuralsız olan, hiçbir insani ve manevi değer taşımayan bu kirli savaş, Kürt Halkı’na karşı işlenen büyük bir vahşet ve insanlık suçu olmuştur. Bu kirli savaşın muhataplarından biri şunları ifade etmektedir; “Genel Kurmay, Başbakanlık Müsteşar Yardımcılığı ve Daire Başkanları’nın bir bölümüne verilen brifingde Türkiye’nin bir iç savaş halinde bulunduğu vurgulanarak “Türkiye tarihten gelen bir doğu sorununa teslim olmuştur. Askeri yapının iç savaş durumuna uygun hale getirilmesi gerekir.” (Milliyet 10 Aralık l997)
Yaşanan bu kirli savaş, insanları maddi anlamda yok etmekle kalmayıp; tarihi değerleri, manevi değerleri, kültürü, kişilikleri, onuru ve şerefi de yok etmeyi hedeflemiştir. Böylesine pervasızca uygulanan bu kirli savaş, Moğolların yüzyıllar önce Kürdistan’a ve Ortadoğu’ya saldırı ve istilalarını hatırlatır nitelikteydi. İnsanlık düşmanı Cengiz’in; kadın, çocuk, ihtiyar, demeden insanları nasıl katlettiğine tarih şahitlik etmektedir. Ve o dönem, Kürdistan’da bu vahşetten kaçarak yurtlarını ve vatanlarını terk etmek zorunda kalan milyonlarca Kürdün acı manzarası bu gün de aynı şekilde tekrar etmektedir.
Son 25 yıllık kirli savaşın muhatapları, Kürt Halkı’na karşı işledikleri insanlık suçunu resmiyette kabul etmeseler de bu gün karşılaştığımız acı tablo ve yaşayan canlı şahitler, bu kirli savaşın ağır bilançosunu izah etmeye yeterlidir.
1989-1999 yılları arasındaki 10 yıllık süreçte; 5000 kırsal yerleşim birimi boşaltılmış 4 ile 4,5 milyon arasında insan yerinden yurdundan edilmiştir. Bu insanlar Diyarbakır, Van, Batman gibi illerin şehir merkezlerinde ya da İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin gibi metropollerde gettolaşma benzeri yerleşim alanları oluşturarak Türkiye’ki yaşam standartlarının en kötü koşullarında bir yaşamı sürdürmek zorunda kalmışlardır.
Kürdistan tarihinde, sistem tarafından daya-tılan ve sıkça karşılaşılan bir yöntem de Kürtler’e ihaneti dayatmasıdır. Bu kirli savaş döneminde sistem bu yönteme de başvurmuştur. Dayatılan bu onursuzca tercihe rağmen, sahip oldukları onur ve şereflerinden ödün vermeyen Kürtler; tüm zorlukları göze alarak evlerini, yurtlarını ve vatanlarını terk etmeyi onursuzca bir yaşama tercih etmişlerdir. Bu kirli savaşın dayatmaları sonucu, her türlü zenginliklere sahip vatanlarını terk eden milyonlarca Kürt, başta Anadolu olmak üzere bugün dünyanın dört bir yanına göç ederek mülteci durumuna düşmüştür.
Yaşanan bu sürgünler ve göçler, ayrıca Kürt Halkı’na karşı devlet politikası olarak uygulanan asimilasyonlara da hizmet etmektedir. Bu gün Anadolu’da yaşayan bir çok Kürt, süreç içerisinde resmi zihniyetin bu politikasından etkilenerek özünden, tarihinden ve kimliğinden kopmuş ya da kopma noktasına gelmiştir. Bu da, bu kirli savaşın nasıl ve ne amaçlar için tezgahlandığını, neden bir türlü sonunun getirilmediğini ve daha bir çok yönünü net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Devletin bu kirli savaş sürecinde oluşturduğu koruculuk sistemi ile halka karşı uygulanan baskı, tehdit ve dayatmalar sonucu Kürdistan’da hayat neredeyse yaşanmaz hale getirilmiştir. Güya terörle mücadele amacıyla oluşturulan, aslında halka karşı bizzat terör eylemlerinde bulunan ve “Hamidiye Alayları”nın devamı olan eli kanlı koruculuk sistemi, eşkıyalık ve çetecilik sistemine dönüşmüştür. Çoğunluğunu Kürt Halkı’nın dışındaki etnik grupların oluşturduğu ve ilgi gösterdiği koruculuk, bu etnik grupların sistemin gücüne dayanarak, ülkesinde yaşadıkları Kürt Halkı’na karşı acımadan saldırmalarına ve mallarını talan etmelerine yol açmıştır. Böylece Kürdistan tam bir kaos ortamına dönüştürülerek bölgede yaşayan Kürtler, göçe zorlanmıştır. Göç eden Kürtler, sahip oldukları taşınmaz mallarını ve mal varlıklarını geride bırakmak zorunda kalmışlardır. Bölgede, Kürtler’in geride bırakmak zorunda kaldıkları mallar bu korucular tarafından talan edilmiştir.
TMMOB, hazırladığı bir raporda, “Bölgede 1996 verilerine göre 62.034 köy korucusu, l4.872 gönüllü köy korucusu görev yapmaktadır. Günümüzde artan korucuları ve son zamanlarda Karadeniz bölgesindeki uygulamaları da katarsak durumun vahameti ortaya çıkmaktadır. 1985-1996 yılları arasında 23.222 korucu görevden atılmış, 296 korucuya adam öldürmekten dava açılmış, diğer yandan aynı korucuların adam, kadın, kız kaçırma, uyuşturucu ve silah kaçakçılığına karıştıkları belirlenmiştir. Olağanüstü hal uygulanan illerde dört yüz bine yakın güvenlik görevlisi bulunmakta. Bölgede artan belirsizlik ve şiddet beraberinde bu güvenlik birimlerinin bazılarının belirsizlikten yararlanarak ekonomik kazanç sağladıkları son çıkan çete olayları ile tespit edilmiştir. Örneğin; Yüksekova’da uyuşturucu pazarını resmi araç kullanarak sürdüren güvenlik birimleri ortaya çıkarılmıştır.”
Resmi zihniyetin Kürt düşmanlığı, kendisini gizlemeye bile ihtiyaç duymadan bunu açıktan açığa her fırsatta dile getirmektedir. TMMOB, hazırladığı bu rapora göre Milli Güvenlik Kurulu’nun 16 Aralık 1996′daki raporunda dile getirilenler gösterilebilir; Milli Güvenlik Kurulu’nun 16 Aralık 1996′daki raporuna göre Kürt nüfusunun toplam nüfusa oranı 2010 yılında toplam nüfusun %40′na, 2025′de %50′nin üzerine çıkma eğilimindedir. Kürt nüfusun azaltılması, doğum kontrol yöntemlerinin anlatılması gibi önlemler düşünülmüştür. Bölgedeki imamların %90′ı, gardiyanların %80′i, öğretmenlerin %43′ünün bölge halkından olduğu söylenerek, bölge halkından personel istihdamının makul seviyelere indirilmesi istenmiştir.
Anadolu’da Kürtler’in Yaşadığı Bölgeler
Bugün Anadolu’da yaşayan diaspora Kürtleri’nin nerelerde yaşadıkları ve buradaki nüfus dağılımlarının nasıl olduğu hakkında kapsamlı bir bilgi sahibi olduğumuzu söylemek oldukça zordur. Bunun en önemli sebebi, sistemin inkâr politikaları sonucu buralardaki Kürt nüfusunu resmi rakamlarla ortaya koyan bir çalışmanın bugüne kadar yapılmamış olmasıdır. Bu konudaki araştırmalar, ne yazık ki bazı sınırlı bireysel çalışmalardan öteye geçmemektedir. Bunlara ilave olarak asimilasyonlar sonucu Türkleşmiş olan Anadolu sürgünleri de göz önüne alındığında bu rakamlara sağlıklı bir şekilde ulaşılması daha da zorlaşmaktadır. Süreç içerisinde bireysel çalışmalar, siyasi gelişmeler ve diğer nedenler sonucunda Kürtler’in birbirileri ile ilişki ve diyaloglarının gelişmesiyle birlikte bugün Kürtler’in Anadolu’daki yerleşim ve dağılımları hakkında tam olmasa da, kısmi bir bilgiye ulaşmak mümkün olmuştur.
Bugün elde edilen bazı veriler, sadece İç Anadolu’nun kırsal kesimlerinde 300′den fazla Kürt köyü bulunduğunu ortaya koymaktadır. İç Anadolu’da şehir merkezlerinde yaşayan Kürtler de göz önüne alındığında yaklaşık olarak 2 milyondan fazla Kürd’ün İç Anadolu’da yaşadığı tahmin edilmektedir. Yerleşim alanları dağılımına bakacak olursak Kürtler yoğunluklu olarak Ankara (Haymana, Polatlı, Bala, Koçhisar), Konya (Kulu, Cihanbeyli, Yunak), Kırşehir (Kaman, Çiçekdağı), Aksaray, Yozgat (Yerköy), Çorum, Sivas ve Tokat bölgelerinde yaşamaktadırlar. Bugün yaklaşık olarak, Ankara’da 102, Konya’da 75, Kırşehir’de 52, Aksaray’da 39, Yozgat ve Tokat dolaylarında 41, Kayseri’de ise 23 tane Kürt köyü bulunmaktadır.
Edindiğimiz bilgiler sonucu bu bölgelerde bulunan Kürt köylerinden bazılarının isimleri şöyledir;
ANKARA/Haymana; Balcıhisar, Burunsuz, Bostanyüklü, Cihanşah, Dikkulak, Hacımusa, İnler, Kerpiç, Kırpolu, Sazbağları, Sebilibağlar, Sindiran, Tepeköy, Yenice, Yenicik, Yurtbeyli. Bala; Aşağıhacıbekir, Aşağıören, Aydogan, Bektaşlı, Büyükbıyık, Büyükcamili, Çiğdemli, Derekışla, Eğribasan, Erginköy, Kesikköprü Küçükbıyık, Küçükcamili, Tatarhöyük, Tepeköy, Sugüzel, Yukarıhacıbekir. Polatlı, Koçhisar, Kalecik, Keskin, Badıllı.
KONYA/Cihanbeyli; Beşkardeş, Beyliova, Bulduk (Gunde Bulduq), Çimen, Çölköy, Damlakuyu, Beşkavak (Büyük), Beşkavak (Küçük), Gölyazı (Xalikan), Günyüzü (Cudkan), Kandil, Kelhasan, Kırıkışla (Molika), Kutukkuşağı (Kutiga), Kuşca (Hacilaro), Sağlık, Yapalı (Qemera), Yeniceoba (İncove), Zaferiye (Kayışoğlu). Kulu; Acıkuyu (Birtalik), Altılar, Arsinci (Germik), Beşkardeş (Torına), Burnagil, Bozan, Celep, Çöpler (Copli), Dipdede, Gökler, Hisar, Karacadağ (Xalikan), Karacadere, Kırkpınar, Şerefli, Yazıcıçayır (Mehina), Yeşilyurt (Celikan), Tavşançalı (Omaro), Zincirlikuyu (Gordoğlu). Sarayönü; Boyalı, Kadıoğlu, Sarıkaya. Yunak; Beşışıklı, Çayırbaşı, Hatırlı (Gunde xofe), Hacıfakılı (Kamaran), Hacıömeroğlu (Hacımaran), İmamoğlu (Bodan), Karayayla, Kürtuşağı (Kurdan), Koçyazı (Civikan), Meselij, Odabaşı (Halisinan), Ortakışla, Özyayla, Saray (Golan), Sinanlı, Sülüklü (Galikan). Çeltik; Kaşören (Rengan), Adakasım (Sorikan), Büyükhasan, İsakuşağı (Sagan), Küçükhasan. Akşehir, Beyşehir, Çumra, Ereğli, Ilgın, Karaman, Saideli, Seydişehir, Sultaniye.
KIRŞEHİR/Çiçekdağı; Çiçekdağı (Çiçek), Acıköy (Sorik), Alahacıli (Galikan), Bahçepınar (Torin), Baraklı, Çanakpınar (Ramiko), Dohankaş (Kungus), Konurkale (Konir), Mahmutlu (Qişle), Pohrek (Gedar), Şahinoğlu, Yalnızağaç (Zekera). Boz-tepe; Çamalak, Çevirme, Çiğdeli, Çimenli, Harma-naltı (Sayiplı), Hüseyinli, Kulhüyük, Öksüzkale (Ha-ladin), Üçkuyu, Uzunpınar. Akçakent. Avanoğlu, Meci-diye, Mucur, Avanos, Na-vend; Göllü, Körpınar (Ka-niya kurik), Seyrekköy (Hurmik), Taburoğlu, Ta-şınburnu (Mala bene), Ye-şiloba (Guri). Kaman; Ağa-pınar, Çadırlıhacıbayram, Çadırlıkörmehmet, Hirfan-lar, KekilliAli, MollaOsmanlar.
ÇORUM/Hüseynabat, İskilip, Mecitözü, Osmancık, Sungurlu.
Ege Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyelerinden Servet Mutlu’nun ‘Türkiye’deki Etnik Kürtler-Demografik Bir İnceleme’ adlı çalışmasında Orta Anadolu Kürtleri’nin yoğun olarak bulundukları İç Anadolu Bölgesi’ndeki on merkezde 1990 yılındaki genel sayıma göre nüfus dağılımı şöyle gösterilmiştir; Ankara 243.600, Çankırı 3.500, Çorum 23.700, Eskişehir 19.900, Kayseri 43.300, Konya 104.000, Kırşehir 17.000, Nevşehir 6.100, Niğde 14.500, Yozgat 13.100. Yine aynı yıl yapılan sayımlara göre bu on merkezde bulunan Kürt nüfusunun toplamı 579.380 olarak gösterilmiştir. Ama biz bilmekteyiz ki Anadolu sürgünü Kürtler, sadece bu on merkezde yaşamamaktalar. Yine Servet Mutlu’nun incelemesinde şu verilere de rastlamaktayız; Adana 194.300, Amasya 2.700, Burdur 500, Kahramanmaraş 132.000, Kastamonu 1.100, Sinop 2.100, Tokat 12.200. Servet Mutlu yapmış olduğu incelemeler sonucu son yığınsal göçler sonucu bu merkezlerdeki Kürt nüfusunun artmış olabileceğini ve bu nedenden dolayı Anadolu’daki Kürt nüfusunun 4 milyon civarında olabileceğini tahmin etmektedir.
“Dünyadaki en büyük Kürt şehri kabul edilen İstanbul” başta olmak üzere Orta Anadolu, Marmara, Ege, Karadeniz ve Akdeniz Bölgelerinde yaşayan toplam Kürt nüfusunu net bir şekilde ortaya koymak şimdilik neredeyse imkânsız görünmektedir. Önceki yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu döneminden bu yana belirli dönemlerde yoğunlaşan ve normal koşullarda bile son dönemlerde sürekli bir atış gösteren Kürt göçü; Orta Anadolu’da, Trakya’da, Ege’de, Karadeniz ve Akdeniz bölgelerinde Kürtler’i en büyük etnik unsur konumuna getirmiştir.
Geldiğimiz şu gün itibariyle söyleyebiliriz ki; Kürdistan’da yaşanan son 25 yıllık kirli savaş süreciyle birlikte, yakılan ve yıkılan yerleşim birimleri göz önüne alındığında ve burada yaşayan nüfusun başta İstanbul, İzmir, Mersin, Ankara, Adana, Anatalya gibi Anadolu metropollerine göç ettiği düşünüldüğünde buralarda yaşayan Kürt nüfusu, bölge nüfusumuzun yaklaşık üçte birini oluşturduğu düşünülmektedir.
Sonuç;
Kürdistan’da yaşanan son 25 yıllık kirli savaştan dolayı evlerini ve yurtlarını terk etmek zorunda kalan/bırakılan milyonlarca Kürt, toplu bir sürgün yaşamıştır. Bu sürgünler daha çok Anadolu’nun ve Trakya’nın metropol şehirlerine gerçekleşmiştir. Kürt Halkı’nı bekleyen asıl tehdit ve tehlike ise bundan sonra başlamakta idi. Bu tehlike ise yıllardır Kürt Halkı’na karşı kullanılan asimilasyon tehlikesidir. Bu son sürgünlerle birlikte metropol şehirlerde sistemin ve yaşamın dayattığı bütün saldırı ve tehlikelere karşı savunmasız ve çaresiz kalan Kürt Halkı, büyük oranda bu asimilasyonlardan etkilenmiştir. Kürt Halkı; kültürel anlamda, tarihsel anlamda, psikolojik anlamda, sosyal anlamda, inanç anlamında ve ekonomik anlamda bilinçli politikalarla kuşatılmışlıklar içinde tutulmaya çalışılmıştır.
Kürt Halkı, sahip olduğu o güçlü inanç ve köklü tarihinden aldığı manevî güçle, kendisine karşı yapılan her türlü maddi ve manevi saldırılar karşısında her zaman onur timsali olmuştur ve kendisini koruyabilmiştir. Sahip olduğu köklü tarihinde, her zaman İslam için ve özgürlüğü için görkemli mücadeleler veren ve bu uğurda her türlü bedeli ödeyen Kürt Halkı; sistemin bu insanlık-dışı sürgün politikaları ile özünden ve tarihi köklerinden koparılmak istenmiştir. Mezopotamya Uygarlığı’nın sahipleri olan ve oluşturdukları bu uygarlık ile sonraki uygarlıkları etkileyen Kürtler, ne yazık ki geçtiğimiz yüzyılın egemen güçleri tarafından çok yönlü bir imha politikasının hedefi yapıldılar. Ulusal kimlikleri, tarihleri, kültürleri, kişilikleri vs. her türlü değerlerinden koparılmak istenen Kürtler; sürgün yöntemiyle de hem coğrafyalarından ve böylece hem de sözkonusu değerlerinden koparılmaya çalışılmıştır.
Selahaddin-î Eyyubî El- Kurdî, Şeyh Ubeydullah Nehrî, Şeyh Said ve Bediûzzaman Said-î Kurdî gibi kutlu şahsiyetlerin torunları olan Kürtler; sahip oldukları kimliklerine, inançlarına, tarihlerine, değerlerine ve her şeyden önemlisi sevdalısı oldukları özgürlük nimetine bugün her zamankinden daha çok ihtiyaç duymakta, önem vermekte ve sahip çıkmaktadır. Bu da göstermektedir ki, ne asimilasyonlar, ne imhalar, ne inkârlar, ne sürgünler, ne katliamlar, ne de işkenceler bu halkı yıldırabilir ve ne de özgürlük sevdasından vazgeçirebilir. Adı ne olursa olsun hiçbir zalim yönetici ve zulüm yönetimi ebedî kalmamıştır. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Bu, Yüce Yaratıcı Allah-u Teala’nın Sünnetullahı’dır. Müslüman Kürt Halkı olarak buna sonuna kadar iman etmekteyiz. Ve şunu da biliyoruz ki zulme/haksızlığa/hileye dayalı düzenler kuran ve bir halkı bu zulüm/haksızlık/hile ağlarından ördükleri tuzaklarla/düzenlerle bitirmeye çalışan yönetimler, farkında olmadan adım adım kendi tuzaklarının kapanlarında acınacak sonlar yaşarlar.
Kaynaklar:
1- (Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938)
2- (The Times, London, 31 Aralık 1941)
3- (Avras İbrahim, Tarihi Hakikatler (İbrahim Arvas’ın Hatıratı), 1964, s.52)
4- (Beşikçi İsmail, Kürtlerin Mecburi İskânı, s.137, 142, 146)
5- (Kaya Ferzende, Mezopotamya Sürgünü Abdulmelik Fırat’ın Yaşam Öyküsü, Anka Yayınları, İstanbul, 2. Basım, 2003, s.58)
6- (Göç-Der 2002 Raporu)
AVRUPA’DA YAŞAYAN KÜRTLER
Kürdistan’ın parçalanmışlığı ve Kürt halkının bölünmüşlüğü, insanlık tarihinde eşine az rastlanılır bir realitedir. Tarihin derinliklerine kök salarak gelen ve bin yıllardır anavatanları olan Mezopotamya’nın bereketli topraklarında yaşayan Kürt halkı; yine bu topraklara göz diken işgalci, zorba ve zalim yönetimlere karşı onurlu bir duruşun sahibi olmuştur. Kürt halkının sahip olduğu vatanının güzellikleri ve zenginlikleri tarihin her döneminde işgalcilerin istila gerekçesi olmuştur. İçinde yaşadığımız bu zamanda da durum bundan pek farklı değildir. Bu nedenle I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra Kürdistan da bölünme-parçalanma noktasında payına düşeni fazlasıyla almıştır. Bu savaşın sonucunda beş parçaya bölünen Kürdistan coğrafyası artık bu yeni süreçle beraber Kürtler için adeta yaşanmaz hale getirilmeye çalışılmış ve bundan dolayı milyonlarca mazlum Kürt, dünyanın dört bir tarafına dağılmış ve mülteci konumuna düşmüştür/ düşürülmüştür.
Bu süreçle birlikte Kürdistan’ı işgal eden yönetimlerin kendi aralarında planlı ve koordineli bir şekilde, Kürt halkına karşı uyguladıkları insanlık dışı politikalardan biri de Kürtleri diasporalara savurmaktır. ‘Beyaz Jenosid’ olarak da bilinen asimilasyon politikalarının vazgeçilmez bir parçası olan diasporalar, işgalci zihniyetler tarafından bir devlet politikası olarak uygulana gelmiştir. Bugün sonuç olarak dünyanın dört bir yanındaki coğrafyalara dağılmış olan Kürt halkının bu gerçeği, işgalci devletlerin bilinçli politikalarının en belirgin göstergesidir.
İltica eden Kürt halkının yöneldiği coğrafyaların başında Avrupa Kıtası gelmektedir. İlk önce 1960′lı yılların başından itibaren Almanya’nın işçi ihtiyacını karşılamak için gidilen Avrupa kıtası, daha sonraki dönemlerde özellikle Kürdistan’da yaşanan son 25 yıllık kirli savaş süreciyle birlikte yoğun bir mülteci akınının öncelikli adresi olmuştur. Kürdistan’dan Avrupa kıtasına Diasporalar öyle bir yoğunlaşmıştı ki bundan rant elde eden, zalim yönetimlerin kirli işlerini yürüten mafya ve çeteler, büyük ekonomik kazançlar elde etmenin hesabına girmiştir. Bu çeteler her yıl ortalama 60 bin civarında Kürtü gayri resmi yollarla Avrupa kıtasına taşımaktadırlar.
Kürdistan’daki bu ‘kirli’ süreçle birlikte diasporalara zorlanan Kürt halkı için Avrupa, büyük umut ve hayallerin adresi olarak görülmeye ya da gösterilmeye başlanmıştı. Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgi üzerinde, her türlü zorluk ve tehlikeler göze alınarak Avrupa kıtasına olan ‘umuda yolculuk’ başlamıştı. Avrupa’ya ulaşmakla sorunların bitmediğini, asıl sorunların bundan sonra başladığını anlamak için fazla bir sürenin geçmesine gerek kalmamıştı. İnsan hakları konusunda havarilik yapan Avrupalı devletlerin Kürt mültecilere karşı yaklaşımları ise yine uluslararası siyasi arenada kendi menfaat ve çıkarları doğrultusunda politik bir malzeme olmaktan öteye gitmemiştir.
Kürdistan’dan Avrupa kıtasına başlayan diasporaların genel olarak üç dönemde yoğunluk kazandığını görmekteyiz. Bunlardan birincisi; 1960′lı yıllarda Almanya’nın işçi aldığı döneme rastlamaktadır. İkincisi; T.C tarihinde gelenek halini alan ve belirlenmiş bir periyot halinde devam eden askerî darbeler dönemine rastlamaktadır. Özellikle 12 Eylül 1980 darbesinden sonra siyasi düşüncelerden dolayı karşılaşılan baskılar, Kürtlerin bir çoğunu kitleler halinde ilticalara mecbur bırakmıştır. Üçüncüsü ise; Kürdistan’da yaşanan son 25 yıllık ‘kirli savaş’ sürecinde, özellikle 1993′ten itibaren yine siyasi ve ekonomik nedenlerden dolayı yoğun bir zorunlu göç yaşanmıştır. Bu üç dönem iyi incelendiği takdirde Avrupa Kürt diasporası daha iyi anlaşılacaktır.
1960′lara kadar Kürdistanda’dan Avrupa’ya sadece maddi durumu iyi olan Kürtler’in okul okuma amaçlı olarak gittikleri ve yerleştikleri görülmektedir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi II. Emperyalist Paylaşım Savaşından ağır bir yenilgiyle çıkan Almanya, sahip olduğu genç nüfusun büyük bir bölümünü de bu savaşta kaybetmişti. Bu nedenden dolayı Almanya’nın sanayi alanında kalkınmaya geçtiği bu dönemlerde genç işgücüne ihtiyacı vardı. T.C. ile Almanya arasında 1961 sonrasında yapılan ikili anlaşmalar doğrultusunda Kürdistan’da ve Anadolu’da Almanya’ya işçi akışı başlamış oldu. Ekonomik sıkıntılar içerisinde bulunan ya da tutulan Kürt halkından azımsanamayacak bir nüfusun da bu kaygılardan dolayı işçi olarak Avrupa’ya akın ettiğini görmekteyiz. Vatanlarına geri dönecekleri umuduyla çalışmaya giden Kürt işçilerin çoğunluğunun daha sonra ailelerini de yanlarına aldıkları görülmektedir. Eğitim ve iş hayatına giren yeni nesil Kürt halkı, yeni geldikleri bu yabancı coğrafyaları vatan edinmeye başlamıştır.
Bugün Kürdistan’ın dışında, sürgünlerde yaşayan milyonlarca Kürt bulunmaktadır. Kürtler Avustralya’dan İskandinavya’ya kadar, Amerika’dan Orta Asya bozkırlarına kadar dünyanın dört bir yanına göç etmek zorunda bırakılmışlardır. Ve bu mazlum halkın sürgünlerde karşılaştıkları sorunlar, baskılar, inkârlar, haksızlıklar ve asimilasyonlar hep aynı olmuştur. Yine kimlikleri inkar edilmiş, dilleri ve inançları yasaklanmış ve yine asimile edilmeye çalışılmıştır.
Avrupa’ya göç ederek burada yaşamaya başlayan Kürtler, Avrupa devletlerinin ekonomik refah düzeyinin ve yaşam standartlarının yüksek ve iyi olmasından dolayı çalışmalarının karşılığını tam alabildiklerini ve maddi anlamda rahat bir yaşam sürdürdüklerini düşünmektedirler. Özellikle ekonomik sıkıntılardan dolayı göç etmek zorunda kalan Kürtler için bu durum, sanki emperyalist batı medeniyetinin kendilerine bahşettikleri bir nimetmiş(!) gibi karşılanmaktadır. Burada unutulmaması gereken nokta şudur ki; bugün Kürdistan’ın beş parçaya bölünmesinin nedeni ve Kürt halkının dünyanın beş kıtasına göç etmek zorunda kalmalarının baş sorumlusu Avrupa emperyalizmidir. Sürgünde yaşayan Kürtlere bahşedilen bu nimetlerin(!) yüzyıllardır Kürdistan’ın sömürülen zenginlikleri olduğunun unutulmaması gerekiyor.
Ekonomik anlamda durum böyle olduğu gibi sosyal yaşam alanlarında ise sunulan bazı insanî hakların dışında durum, Kürdistan’ı işgal eden yönetimlerin yaklaşımlarından farklı değildir. Sürgünde yaşayan Kürtlerin siyasi ve ulusal istemlerine tam bir karşılık verilmemektedir. Eğer Kürtlerin bu istemleri emperyalist zihniyete ters düşmüyorsa, emperyalizmin menfaatlerine hizmet edecek doğrultuda, uluslararası siyasi arenada politik bir malzeme olarak kullanılabildiğini görebiliyoruz. Fakat bu istemler emperyalist zihniyetle fikirsel ve pratiksel olarak uyuşmuyorsa kesinlikle karşı çıkılmakta ve kabul görmemektedir.
İnanç olarak Müslüman bir topluluk olan Kürt halkının bu diasporalarla birlikte Hıristiyan batı toplumu ile beraber yaşamak gibi bir realitesi oluşmuştur. Bugün özellikle Hıristiyan batı medeniyetinin İslam dinine karşı yaklaşımı, baskıcı tavrı ve bakış açısı da göz önüne alındığında, diasporada yaşayan Müslüman Kürt halkı bu konuda da birçok zorluklarla karşılaşmaktadır. İnsan haklarına saygılı ve hoşgörülü olduğunu göstermeye çalışan batı medeniyetinin her fırsatta İslama ve İslamî değerlere pervasızca saldırması bu konudaki ikiyüzlülüğünü de göstermektedir. Bu nedenlerden dolayıdır ki özelde diasporadaki Kürtlerin, genelde ise yeryüzündeki mazlumların unutmamaları gereken nokta; yaşadıkları bu insanlık dışı dramın kendi kaderleri olmadığı ve bunun birinci dereceden sorumlusunun zalimler, ikinci dereceden sorumlularının da bu zulme rıza gösterenler olduğudur. Kürt halkı, hiçbir komplekse kapılmamalı ve hiçbir surette düşmanına hayranlık gösterilmemeli, onun politikalarına da malzeme olmamalıdır.
Avrupa’da yaşayan Kürtler sahip oldukları sınırlı siyasi haklara rağmen, halen resmi olarak Kürdistan vatandaşı olduğunu kanıtlayan Kürt kimliğine sahip değildir. Kürdistan’ın beş parçasını işgal eden devletlerin vatandaşları olarak kayıtlara geçmektedirler. Böyle olunca azınlık olarak kabul edilmemekte ve bu paralelde de azınlıkların sahip olduğu haklardan istifade edememektedirler. Sahip olduğu inanç, dil, tarih ve edebiyatını öğrenememekte ve yeni nesillere aktaramamaktadırlar. Ve böylece Kürt halkı bulunduğu toplum içerisinde birkaç nesil sonra kendi değerlerinden ve kültüründen koparak eriyip kaybolacak, yani asimile edilmiş olacaktır. Bu sonuç da bilindiği gibi Kürdistan’a hükmeden güçlerin yapmaya çalıştığı politikanın amacı olan inkâr ve asimilasyonun ta kendisidir, yani kısaca ifade edecek olursak ‘beyaz jenosid’dir.
Süreç içerisinde Avrupalı devletlerin menfaatlerine dayalı politikalarına hizmet edilmeyen noktalarda, yine bu ülkeler ekonomik ve siyasî nedenlerden dolayı yapılan sığınma ve iltica talepleri kabul etmemektedir. Bu da beraberinde yasal olmayan yollarla Avrupa kıtasına göçleri gündeme getirmiştir. Bu yollarla Avrupa’ya ayak basan bir çok mülteci ve sığınmacının hiçbir sağlık, hukuk ve sosyal güvencesi söz konusu değildir. Ve böylece bu insanlar yaşamlarını sürdürebilmek için çok ağır şartlarda kaçak olarak ve çok az bir ücret karşılığında çalışmaya mecbur bırakılmaktadırlar.
Avrupa’da yaşayan halklar arasında oransal olarak yaş dağılımına bakıldığında en genç nüfus potansiyelini Kürtlerin oluşturduğu görülmektedir. Özellikle Almanya başta olmak üzere Avrupa devletleri kendi gençlerine sundukları eğitim, imkân ve olanakları ülkelerinde yaşayan Kürt gençlerine sunmamaktadırlar.
Belirli bir süre sonra başta eğitim olmak üzere bir çok imkân ve olanaktan yoksun kalan gençlik ahlakî, sosyal ve kültürel erozyona uğrayarak dejenere olmaktadır. Ve böylece sahip oldukları öz değerlerinden uzaklaşmış, inancı, kültürü, ahlakî anlayışı, gelenek ve göreneklerinden kopmuş yeni bir öteki nesil ortaya çıkmaktadır. Bu durumun önüne geçebilmek için de öncelikle bu nesli kendi değerleriyle buluşturmak gerektiğini ve bunun için de sahip olduğu kimlik ve değerlere uygun bir eğitim imkânı sunmak gerekmektedir. Bu eğitimin de öncelikli olarak aile içinde başlaması önem taşımaktadır. Kürdistan’da dillerinin yasaklandığı gerekçesini sürekli dile getiren bir çok Kürt, Avrupa’da kendi aralarında ve evlerinde çoğu zaman Kürtçe’nin dışında farklı diller ile konuşmaktadırlar. Bu çelişkili durum karşısında ise yeni nesil anadilini öğrenememektedir. Bu çarpık anlayışın ortadan kaldırılmasında birinci dereceden sorumlu olanlar ise ailelerdir. Avrupa’da doğan ikinci ve üçüncü kuşak Kürt nesli anadilini öğrenememekle beraber, ülkesini işgal eden işgalci güçlerin ve beraber yaşadığı batılı toplumların dilini öğrenerek süreç içerisinde asimile olmaktadır.
Müslüman Kürt toplumunu Avrupa’da bekleyen başka bir tehlike ise misyonerlerdir. Klasik sömürgenin yaşandığı dönemlerde misyonerler bu coğrafyalara giderek insanları Hıristiyanlaştırırlarken, günümüzdeki modern sömürgecilik tarzıyla birlikte misyonerlerin de çalışma tarzları bu paralelde değişim göstermektedir. Bu yeni süreçle birlikte insanlar misyonerlerin ayağına gidecek bir hale getirilmiştir. Özellikle yasal olmayan yollarla Avrupa kıtasına ulaşan bir çok Kürt göçmen, (özellikle dünyanın dört bir tarafından Avrupa’ya akın eden Müslüman mülteciler hedef alınmaktadır) yasal oturum izni almak için ya da o ülkeye resmen vatandaş olabilmek için çoğu zaman misyonerlerin tuzaklarına düşmektedirler. İnançlarını ve dinlerini değiştirmeleri ve Hıristiyan olmaları karşılığında kiliselerin referanslarıyla oturum izni ya da vatandaşlık hakkı elde edebilmektedirler. Özellikle Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nde misyonerlerin yoğun çalışmaları göze çarpmaktadır.
Avrupa’yı ‘umutların kıtası’ ya da kurtuluşun ve özgürlüğün coğrafyası olarak gören mazlum Kürt halkı, asıl sorunların ve tuzakların bu coğrafyalarda kendilerini beklediklerini unutmamalıdırlar. Emperyalizm tıpkı insan kanıyla beslenen bir vampir gibidir. Yaşam kaynağı sadece insan kanı ve etidir. Bunlara ulaşamadığı zaman yaşamı son bulacaktır. İnsanların inancını sömürür ve kendi inançsızlığını enjekte eder; insanların maddi ve manevi değerlerini sömürür ve kendi değersizliklerini dayatır; insanların umutlarını gasp ederek kendi umutsuzluğunu aşılar; insanların emeklerini sömürerek köleliği reva görür; insanların akıl ve zekâsını çalıştırarak kendi düzeninin varlığına sunar… Ve ancak bu şekilde kendi varlığını sürdüre bilir.
Bizler bugün sürgünlerde yaşayan milyonlarca Müslüman Kürte şu tavsiyede bulunmaktayız; içerisinde yaşadığınız toplum ve yaşamın hiçbir aldatıcılığına kanmamalısınız. Bütün maddi ve manevi değerlerinize sıkı sıkı tutunmalısınız. Sahip olduğunuz inanca, tarihe, dile, edebiyata, kültüre ve sanata canlarınız pahasına da olsa sahip çıkmalı ve bu emaneti yeni nesillere sağlıklı bir şekilde miras bırakmalısınız. İnsanı insan yapan özellikleri ve değerleri hiçbir zaman kaybetmemelisiniz. Unutmamalısınız ki maddi ve manevi değerlerimiz hepimize bırakılan bir mirastır ve bizler de bu mirası bizden sonraki nesillere bırakmakla yükümlüyüz, bu sorumluluk ve bilinçle hareket etmeliyiz.
Avrupa’daki Kürtlerin Nüfus Dağılımı
Bu gün Kürt halkı, gerek Kürdistan’da olsun gerekse de diaspoaralarda olsun Kürdistan kimliğine sahip olamadığı için tam olarak sahip oldukları nüfus bilinmemektedir. Resmi nüfus verileri ise sürekli olarak Kürtlerin nüfüsunu az göstermeye çalışmıştır. Bu günün şarlarında elimizde bulunan resmi veriler Kürt nüfusunu tam olarak belirtmemektedir. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) 4 Ekim 2006 çarşamba günü görüşüp onayladığı Kürtlerle ilgili rapor ve bu rapordaki önerilere uygun olarak aldığı 1519 nolu karara göre; Kürt nüfusunun dağılımını şu şekilde olduğunu iddi etmiştir; Raporda, Kürdistan’ı aralarında bölüşmüş olan dört ülkedeki (her ne hikmetse beşinci parça olan Kafkasya Kürdistanı’nı Kürdistanın bir parçası olarak kabul etmiyorlar. Y.N) Kürt nüfusunun Batı Avrupa’da 1,3 milyon dolayında olduğu ifade ediliyor. Bu rakamlar belirlenirken acaba kriter alınan noktalar nelerdir bunların da belirtilmesi gerekmektedir. Bugün yeryüzünde 50 milyonun üzerinde Kürt yaşamaktadır. Son yıllardaki yoğun göçlerle birlikte sadece İstanbul’da 4-5 milyon civarında Kürt yaşamaktadır ve bu durum da İstanbul’un en büyük Kürt şehri olduğu anlamına gelmektedir. Avrupa’da yaşayan Kürtlerin nüfusları hakkında verilen bu rakamlar ise sadece resmi olarak kayıtlarda bulunan Kürtlerin sayısını belirttiğini ve kaçak yaşamak zorunda kalan milyonlarca Kürd’ün nüfusunun bu rakama dahil edilmediği göz önüne alındığında resmi rakamların gerçeklerden ne kadar uzak olduğu anlaşılacaktır.
Bugün Avrupa’da Kürtler yoğunluklu olarak Almanya’da yaşamaktadırlar. Bunun dışında Fransa, İtalya, Belçika, Danimarka, Hollanda, İsveç, İsviçre, Norveç, Finlandiya, Lüksenburg, Avusturya, İngiltere, Yunanistan’da ve son yıllarda da yoğun olarak Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nde yaşamaktalar. Avrupa kıtasının dışında da Kürtlerin yaşadığı bazı batılı ülkeler de var, bunlar ağırlıklı olarak A.B.D, Kanada ve Avustralya’dır. Sürgünlerde yaşayan Kürtlerin nüfusları hakkında resmi kaynakların dışında sağlıklı bir nüfus araştırılması yapılamadığı için biz de burada tam ve net rakamlar veremiyoruz.
Dipnot:
(1) (Engin Arın. Uranus. Atatürkçülük Kültür Yay. İstanbul, 1971, s. 6.)
içerik Kaynağı: KF
AZADİ CEMİYETİ
Milli mücadele başarıya ulaşınca verilen sözler bir yana bırakılarak Kürtlük faaliyetinde bulunan kişi ve kuruluşlar silinmeye başlamıştı. Ancak 1923’te merkezi Erzurum olmak üzere yeni bir örgüt 8. Kolordu bölgesinde kuruldu. “Azadi” adını taşıyan bu yeni cemiyetin çekirdeğini eski Hamidiye Alayları subayları ile Türk ordusunda bazı doğulu subaylar oluşturmaktaydı. 16 Okumaya devam et »
ÖZERK KÜRDİSTAN
30 Ağustos 1922’deki büyük utkudan sonra Gazi Mustafa Kemal 14 Ocak günü bir yurt gezisine çıkmıştı. Yurt gezisinin Eskişehir’den sonraki durağı İzmit’ti. 16/17 Ocak günü Gazi Mustafa Kemal Körfeze bakan tepe üzerindeki “İzmit Kasrı” nda İstanbul’dan gelen gazetecilerle konuşuyordu. Okumaya devam et »
Batman’da Gazze kermesi
Batman Eğitim Ve Yardımlaşma Derneği (BEY-DER) tarafından Filistin yararına kermes düzenlendi. Kermesten elde edilen gelir Gazze halkına bağışlanmak üzere İHH İnsani Yardım Vakfı’na teslim edildi.
İHH İnsani Yardım Vakfı’nın Nisan ayı içerisinde gerçekleştirmeyi planladığı ‘Rotamız Filistin, Yükümüz İnsani Yardım’ organizasyonuna destek sürüyor. Batman’da Filistin halkı yararına kermes düzenlendi. 3 gün süren kermes sonrasında toplanan 20 bin 250 TL Filistin halkına ulaştırılmak üzere İHH İnsani yardım Vakfı’na teslim edildi.
Kermesi organize eden Batman Eğitim ve Yardımlaşma Derneği(BEY-DER) Başkanı Zeki İslamoğlu, kermese Batman halkının yoğun ilgi gösterdiğini söylerken herkese teşekkür etti. Zeki İslamoğlu şunları söyledi: “12-13 ve 14 Mart tarihleri arasında düzenlediğimiz kermese destek veren herkese teşekkür ediyoruz. İHH tarafından organize edilen ve Gazze’de yaşanan ambargoyu denizden delmeyi amaçlayan gemi filosuna tüm halkımız destek vermelidir. Düzenlediğimiz kermes ile 20 bin 250 TL topladık. Bu parayı da ‘Rotamız Filstin, Yükümüz İnsani Yardım’ kampanyasına bağışladık. Halkımızın bu kampanya için yapacağı bütün katkılar Allah katında paha biçilmez bir değere sahip. Bu özgürlük filosuna hayırsever iş adamlarımız ve vatandaşlarımızın katkılarının devamını bekliyoruz.’’
Kaynak: İHH

