Yaklaşık 3 aylık bir çalışmanın sonucunda ortaya çıkan www.honk.la, insanların birbirleri hakkında düşüncelerinin paylaşıldığı veya mesaj gönderilen kişiye olumlu-olumsuz yönlerinin haberdar edilebildiği bir site.Okumaya devam et »
Yaklaşık 3 aylık bir çalışmanın sonucunda ortaya çıkan www.honk.la, insanların birbirleri hakkında düşüncelerinin paylaşıldığı veya mesaj gönderilen kişiye olumlu-olumsuz yönlerinin haberdar edilebildiği bir site.
Güneydoğu’ya büyük askerî yığınaklar yapılıyor. Şu andaki hareketlilik geniş çaplı bir “operasyonun” habercisi gibi. Böyle bir operasyon, orada yaşayan insanlara karşı büyük bir haksızlık olur. Biliyorum, “dağda silahlı adamlar dolaşırken hiçbir devlet buna izin vermez, müdahale etme hakkı vardır” ama bu ülke yeni bir döneme giriyor.
“Kürt açılımından”, anayasa değişiminden söz ediyoruz.
En geç gelecek yıl genel seçimler yapılacak.
Belli ki Türkiye yeni bir yapılanma yaşayacak.
Hayatın gerçeklerinden kopuk bir “devlet yapısı”, hayatın gerçeklerine uygun hale getirilecek.
Bu değişimler, bu yeniden yapılandırmalar, varlıkları yıllarca inkâr edilen, hakları verilmeyen, eşit vatandaş kabul edilmeyen Kürtlerin bu ülkedeki yerlerini, haklarını yeniden belirleyecek.
Kaçınılmaz bu.
Toplumunun yaklaşık dörtte birini yok farz ederek yeni bir çağa adım atamaz bir ülke.
Türkiye, böylesine geniş kapsamlı bir değişime hazırlanırken, hayat Türkiye’yi bu değişime zorlarken bir askerî operasyonun ne yararı olacak?
Yapılacak operasyon “dağdaki silahlı insanları” bir anda ortadan mı kaldıracak?
Yirmi beş yıldır operasyonlar yapılıyor.
İnsanlar ölüyor ama sonuç değişmiyor.
Şimdi de insanlar ölür ve sonuç değişmez.
Eğer böyle bir operasyon yapılırsa, bunun amacı “PKK’yı vurmak, güçten düşürmek” falan olmaz.
Böyle bir operasyonun amacı, ancak Türkiye’yi altüst etmek, ortamı kanlı tabut görüntüleriyle germek, değişimlerin önüne set çekmek olur.
Değişimi durdurmak isteyenlerin elinde çok da fazla imkân kalmadı.
Yavaş yavaş “son silahlarını” da kullanma aşamasına doğru gidiyorlar.
Geniş çaplı, kanlı bir operasyon düzenleyip, PKK’nın da buna şehirlere yayılan bir terörle cevap vermesini sağlayarak, “mevcut düzeni” biraz daha sürdürecek hesaplar yapılabilir bir yerlerde.
Uzun vadede bir işe yarar mı?
Yaramaz.
Ama kısa vadede ortalığı kan gölüne çevirme, insanları öldürme, değişimi bir süreliğine de olsa durdurma ihtimali var.
Sivil hükümet böyle bir operasyonu engellemeli.
Milliyetçilik yarışına girip böyle bir operasyonu desteklemek, insanları gereksiz yere öldürmek ve değişimi anlamsızca durdurmaktan başka bir işe yaramaz.
Bir “çatışmasızlık” halini sürdürmek zorundayız.
Bunu hem Türkiye’ye, hem de o bölgede yaşayan insanlara borçluyuz.
“Dağda adam dolaşmasına devlet izin vermez” kuralını kendi “sorumlulukları” olarak belirleyenlere, “sorumluluklarının” en başında, o insanları “insanca” yaşatmak geldiğini de hatırlatmalıyız.
Eylem Düzyol’un insanın içini yakan o muhteşem Diyarbakır röportajını okudunuz mu?
Bence o röportajı Başbakan da, bakanlar da, Genelkurmay da okumalı.
“Öldürmek” istedikleri insanların nerelerden çıkıp dağlara gittiklerini görmeli.
O açlığa, sefalete, ıstıraba aldırmayıp da o bölgeye baktığında sadece “dağdaki insanları” görmek, “tercih edilmiş bir körlükten” başka bir şey olmaz.
Diyarbakır’ın sokaklarını, gecekondularını, yakılmış köylerinden kaçıp göç ederek gecekondulara sığınanları, ayda elli altmış lirayla yaşamaya çalışanları, evine ekmek götüremeyenleri de görün.
Devlet, sadece “dağlarından” mı sorumlu bu ülkenin, sokaklarından, evlerinden, açlarından sorumlu değil mi?
“Operasyon” yapacaksanız önce “yoksulluğa karşı” bir operasyon yapsanıza.
Dağdakileri öldürmek için harcanan paranın yarısıyla sokaktakilere bir iş imkânı açsanıza.
Devletin asıl işi “öldürmek” değil, yaşatmaktır.
O insanları yaşatsanıza, onların yaşamaları için önlemler alsanıza; aklınıza gelen tek önlem silahları kuşanıp insanları öldürmeye mi gitmek?
Bu operasyonları durdurun.
Türk ve Kürt çocuklarını boş yere kırdırmayın.
Amerika’yla Rusya’nın “nükleer silahlarının üçte birini” yok etmek için anlaşma yaptığı bir dünyada çatışmalar, savaşlar çok fazla sürmez.
Dünyada da sürmez, Türkiye’de de sürmez.
Yeryüzü bir barış çağının kapısında dururken bu operasyonlar zamanın gerçeklerine de, ülkenin çıkarlarına da, insanların vicdanına da aykırı olur.
Öldürmeyi denediniz, bir işe yaramadı.
Bir durun bu sefer.
Bir durun da insanları yaşatmayı deneyelim el birliğiyle.
yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesala,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derece, öylesine ki,
mesala, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
bembeyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesala, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından.
demirhane bacası ki
yağmurda ümitsiz ve müntekim
dururdu.
ve rüzgâr ki kendini
kaldırıp kaldırıp demirhane bacasına vururdu.
ve siyah bir yelken gibi gece rüzgârdayken,
sahip değilken ağaçlar dallarına, kuşlar kanatlarına,
ve çekerken karanlıktan yıldırımları toprak,
insanlar ve âletler bırakıp kaldırımları
derin uykulardayken
bir zemin katında bir çocuk doğdu.
yıldızlar teker teker
deste deste yandılar.
yıldızlar, onun çocuk gözleri gibi aydınlık
ferah veren
kerim olandılar…
demirhane bacası
ışıyıp gülümsedi,
dedi :
« ? zemin katında doğan bil ki o dur.
rehber ve delil ki o dur.
fikri derin, şefkati gani, gazabı yamandır,
âletsizlerin oğlu,
âletsizlere âlet verecek olandır.
o, onların içinde, onların önünde o,
matem gecesinde, kavga yerinde, bayram gününde o.
ve o her yanından ana kucağı gibi
saracaktır onları.
ona ram olacak dört kadim unsur :
âteş ve toprak, rüzgâr ve yağmur.
ve körler hikâyesinin son babını
o, tekmil ettirecektir.
yazacaktır insanoğlu öz kitabını
bilerek
isteyerek.»
sustu demirhane bacası.
söküyor şafak.
gözlerin gözlerin gözlerin
ister hapisaneme, ister hastaname gel,
gözlerin göozlerin gözlerin hep güneşte,
şu mayıs ay sonlarında öyledir işte
antalya tarafında ekinler seher vakti.
gözlerin gözlerin gölzerin
kaç defa karşımda ağladılar
çırılçıplak kaldı gözlerin
altı aylık çocuk gözleri gibi kocaman ve cırılçıplak,
fakat bir gün bile güneşsiz kalmadılar.
gözlerin gözlerin gözlerin,
gözlerin bir mahmurlaşmaya görsün
sevinçli bahtiyar
alabildiğine akıllı ve mükemmel
dillere destan bir şeyler oluyor dünyaya sevdası insanın.
gözlerin gözlerin gözlerin,
sonbaharda öyledir işte kestanelikleri bursanın
ve yaz yağmurundan sonra yapraklar
ve her mevsim ve her saat istanbul.
gözlerin gözlerin gözlerin,
gün gelecek gülüm, gün gelecek,
kardeş insanlar birbirine
senin gözlerinle bakacaklar gülüm,
senin gözlerinle bakacaklar.
ben hic boylesini gormemistim
vurdun kanima girdin itirazim var
simsicak bir merhaba diyecektim
basimi usulca dizine koyacaktim
dort gun dort gece susacaktim
yagmur sonecekti yanacakti
sameland seferden donecekti
duvardaki saat duracakti
kalbim kendiliginden duracakti
ben hic boylesini gormemistim
vurdun kanima girdin itirazim var
emperyal otelinde bu sonbahar
bu camlarin nokta nokta huznu
bu bizim berhava olmuslugumuz
bir nokta bir hat kalmisligimiz
bu rezil bu carsanba gunu
intihar etmis kotumser yapraklar
oksuruklu aksirikli bu takvim
ben hic boylesini gormemistim
vurdun kanima girdin itirazim var
sesleri liman sislerinde bogulur
gemiler yorgun ve uykuludur
sabahtir saat bes bucuktur
sen kollarimin arasindasin
onlar gibi degilsin sen baskasin
bu senin gozlerin gibisi yoktur
adamin ruyasina ruyasina sokulur
aklinin icinde siyah bir vapur
kivranir insaf nedir bilmez
otelin penceresinde duracaktin
sehri karanlikta gorecektin
karanlikta yagmuru gorecektin
saclarin islanacak islanacakti
kis geceleri gibi uzun uzun
tek damla gozyasi dokmeksizin
maria dolores aglayacakti
istanbulu yagmur tutacakti
butun bir gun is arayacaktim
sana bir turku getirecektim
kulaklarimiz cinlayacakti
emperyal otelinin resmini cektim
aksam sacaklarindan damliyordu
kapisinda durmani soylemistim
yuzun zambaklara benziyordu
cumhuriyet bahcesinde insanlar geziyordu
tepebasindaki kucuk yahudiler
asmalimescitteki rum kemanci
boyle ruzgarsiz kalmisligimiz
bu bizim cektigimiz sanci
el ele tutusmus geziyordu
gazeteler cinayeti yaziyordu
halice bir avuc kan dokulmustu
emperyal otelinde uc gece kaldik
fazlasina paramiz yetmiyordu
gozlerin gozlerimden gitmiyordu
dorduncu gece sokakta kaldik
karanlik bir turlu bitmiyordu
sirkeci garinda sabahladik
bilen bilmeyen bizi ayipladi
halbuki kimlere kimlere basvurmadik
hicbiri yuzumuze bakmiyordu
hic kimse elimizden tutmuyordu
ben hic boylesini gormemistim
vurd kanima girdin kabulumsun
bugün seviştim, yürüyüşe katıldım sonra
yorgunum, bahar geldi, silah kullanmayı öğrenmeliyim bu yaz
kitaplar birikiyor, saçlarım uzuyor, her yerde gümbür gümbür bir telâş
gencim daha, dünyayı görmek istiyorum, öpüşmek ne güzel,
düşünmek ne güzel, bir gün mutlaka yeneceğiz!
bir gün mutlaka yeneceğiz, ey eski zaman sarrafları! ey kaz kafalılar! ey sadrazam!
sevgilim on sekizinde bir kız, yürüyoruz bulvarda,
sandviç yiyoruz, dünyadan konuşuyoruz.
Çiçekler açıyor durmadan, savaşlar oluyor, her şey nasıl bitebilir bir bombayla,
nasıl kazanabilir o kirli adamlar
uzun uzun düşünüyor, sularla yıkıyorum yüzümü temiz bir gömlek giyiyorum
bitecek bir gün bu zulüm, bitecek bu hân-ı yağma
ama yorgunum, şimdi, çok sigara içiyorum, sırtımda kirli bir pardesü
kalorifer dumanları çıkıyor göğe, cebimde vietnamca şiir kitapları
dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum öbür ucundaki ırmakları
bir kız sessizce ölüyor, sessizce ölüyor orda
köprülerden geçiyorum, karanlık yağmurlu bir gün, yürüyorum istasyona
bu evler hüzünlendiriyor beni, bu derme çatma dünya
İnsanlar, motor sesleri, sis, akıp giden su
ne yapsam… ne yapsam… her yerde bir hüzün tortusu
alnımı soğuk bir demire dayıyorum, o eski günler geliyor aklıma
ben de çocuktum, sevgilerim olacaktı elbette
sinema dönüşlerini düşünüyorum, annemi her şey nasıl ölebilir,
nasıl unutulur insan
ey gök! senin altında sessizce yatardım, ey pırıl pırıl tarlalar
ne yapsam… ne yapsam… dekart oluyorum sonradan…
sakallarım uzuyor, ben bu kızı seviyorum, ufak bir yürüyüş
Çankayaya
bir pazar, güneşli bir pazar, nasıl coşuyor yüreğim, nasıl karışıyorum insanlara
bir çocuk bakıyor pencereden, hülyalı kocaman gözlü nefis bir çocuk
lermontovun çocukluk fotoğraflarına benzeyen kardeşi bakıyor sonra
ben şiir yazıyorum daktiloda, gazeteleri merak ediyorum,
kuş sesleri geliyor kulağıma
ben mütevazı bir şairim, sevgilim, her şey coşkulandırıyor beni
sanki ağlayacak ne var bakarken bir halk adamına
bakıyorum adamın kulaklarına, boynuna, gözlerine, kaşlarına,
yüzünün oynamasına
ey halk diyorum, ey çocuk, derken bende bir ağlama
İlençleniyorum bütün bireyci şairleri, hale gidiyorum portakal almaya
İlençleniyorum o laf kalabalıklarını, kurumuş yürekleri, bireyin kurtuluşunu filan
İlençliyorum o kitap kurtlarını, bağışlıyorum sonradan
uzun kış gecelerinden sonra, masallarda anlatılan
durup durup bunları düşünüyorum, bir sevinci bir hüzün izliyor arkadan
yüreğim ipesapa gelmez bir bahar göğü, türkçe bir yürek kısaca
beklemek usandırıyor, telaşlı telaşlı bir şeyler anlatıyorum sağda solda
bir otobüse biniyorum, inceliyorum bir böceği tutarak kanatlarından merakla
yürürdüm eskiden baharda, o yıkıntıların ve çayırların olduğu alanlara
aklıma şiiri gelirdi o yaşlı amerikalının sonbaharı anlatan şiiri
Çayırlar vardı o şiirde, baharı anımsatan ne de olsa
böylece yeniden hazırlanıyorum bir coşkuya, yeniden sokaklara fırlamaya
kendimi atmak bir uçurumdan balıklama
büyük ve mavi bir şey izlenimi var bende, gördüğüm filmlerden mi ne
bir şapka, telaşlı bir gök, sıcak yapay bir dünya
anlat anlat bitmiyor, bitmiyor bendeki daüssıla
bütün sevgilerimi harcayabilirim bir çırpıda, yağmurlu o yollar geliyor aklıma
benzin kokuları, ıslak direkler, babamın esmer bir somun gibi tombul ve sıcak elleri
uyurdum. bir de bakmışsın yeni bir filim sinemada, şehirde yeni bir kız,
kahvede yeni bir garson
o üzgün ve sabahlıklı dururdu balkonda…
Şimdi ne var hüzünlenecek bunda, nedir bu çatlatan yüreğimi bu telaş
sanki yarın ölecek gibiyim, birazdan polisler gelecek ya da
gelip alacaklar kitaplarımı, daktilomu, bu şiiri, sevgilimin fotoğrafını duvarda
soracaklar babanın adı ne, nerde doğdun, teşrif eder misiniz karakola
dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum, öbür ucundaki ırmakları
bir kız sessizce ölüyor, sessizce ölüyor vietnamda
ağlayarak bir yürek resmi çiziyorum havaya
uyanıyorum ağlayarak, bir gün mutlaka yeneceğiz!
bir gün mutlaka yeneceğiz, ey işalatçılar, ihracatçılar, ey şeyhülislâm!
bir gün mutlaka yeneceğiz! bir gün mutlaka yeneceğiz! bunu söyleyeceğiz bin defa!
sonra bin defa daha, sonra bin defa daha, çoğaltacağız marşlarla
ben ve sevgilim ve arkadaşlar yürüyeceğiz bulvarda
yürüyeceğiz yeniden yaratılmanın coşkusuyla
yürüyeceğiz çoğala çoğala…